96 results
Search Results
Now showing 1 - 10 of 96
Master Thesis Shakespeare'in Problem Oyunlarındaki İdealizm Kavramına İronik Yaklaşım(2012) Güven, Samet; Adanur, Evrim DoğanBu tezin amacı, Shakespeare'ın Troilus and Cressida, All's Well That Ends Well and Measure for Measure oyunlarındaki aşk, adalet, savaş, hukuk ve dürüstlük gibi kavramların çarpıtılmasının, ince alay unsuru göz önünde bulundurularak incelenmesidir. Bu incelemelerden yola çıkarak, tezin konusu olan oyunlar vasıtasıyla Shakespeare'ın yaşadığı toplumun değerlerini ince alay vasıtasıyla eleştirdiği öne sürülmüştür.Eleştirmenlerin görüşlerinden yola çıkılarak, çalışmanın giriş bölümünde ?problem oyunlar? hakkında bilgiler verilmiştir. Birinci oyun olan Troilus and Cressida'da savaş ve aşk konusunun çarptırılarak farklı bir şekilde yansıtıldığı açıklanmıştır. All's Well That Ends Well, bu çalışmada ele alınan ikinci oyundur ve bu oyunda aşk ve dürüstlük kavramlarının ironik bir şekilde nasıl yansıtıldığı konusunda fikirler öne sürülmüştür. Tezde ele alınan son oyun ise Measure for Measure'dır.Bu oyunda ise hukuk ve adalet kavramlarının uygun bir şekilde uygulanmadığında toplumda çıkabilecek huzursuzluklar üzerinde durulmuştur.Sonuç olarak, çalışmanın temelinde Shakespeare'ın sözü edilen kavramları, oyunlarına konu olarak nasıl aldığı ve idealizm kavramının yazarın ilgili eserlerinde ince alay unsuru göz önünde bulundurularak ne şekilde işlendiği yatmaktadır.Anahtar Sözcükler: Shakespeare, Problem Oyunlar, İnce Alay, IdealizmMaster Thesis Yoldaki Canlar: Mohsin Hamid'in Batı Çıkışı (2017) ve Kamila Shamsie'nin Kül Olmuş Gölgeler (2009) Eserlerindeki Birey Güvenliği ve Göç(2021) Kotık, Yasemen Özfındık; Tekin, KuğuBu çalışmanın amacı Mohsin Hamid'in Batı Çıkışı (2017) ve Kamila Shamsie'nin Kül Olmuş Gölgeler (2009) adlı eserlerinde insan güvenliği ve göç kavramlarının nasıl işlendiğini insan güvenliği paradigması, sömürge dönemi sonrası edebi eleştiri ve küreselleşme teorik çerçevelerini kullanarak açıklamaktır. 'İnsan güvenliği ve göç Batı Çıkışı ve Kül Olmuş Gölgeler adlı eserlerde ne şekilde ele alınmaktadır?' ve 'Batı Çıkışı ve Kül Olmuş Gölgeler adlı eserlerin insan güvenliği ve göç konularını işleme biçimleri arasında benzerlikler ya da farklılıklar var mıdır?' araştırma sorularını cevaplamayı amaçlayan bu tezde her iki roman da insan güvenliğinin yedi boyutuna göre incelenmiştir. Mohsin Hamid'in Batı Çıkışı eseri uluslararası göç ve insan güvenliği konularını Güney Asya'nın isimsiz bir ülkesinde yaşayan genç bir çiftin göç yolculuğuna odaklanarak sorunsallaştırmaktadır. Göç ironik bir biçimde bu genç çiftin güvenliklerini sağlayabilmelerinin tek çözümüyken, çıktıkları göç yolculuğunda daha da çok insan güvenliği sorunu ile baş etmek zorunda kalırlar. Benzer şekilde, Kamila Shamsie'nin Kül Olmuş Gölgeler eseri de Nagazaki'nin atom bombası ile bombalanması, Pakistan ve Hindistan'ın ayrılması, Afgan Savaşı ve 11 Eylül Saldırıları tarihi olaylarını ele alarak göç kavramını ve insan güvenliğini sorunsallaştırır.Batı Çıkışı'nda Nadia ve Saeed Doğu'dan Batı'ya sihirli kapılar yolu ile göç ederler ve gittikleri ülkelerde güvenlik tehditlerine ve ayrımcılığa maruz kalırlar. Kül Olmuş Gölgeler'de hayvanlar kimlik sembolü ve metaforu olarak fonksiyonel bir biçimde kullanılmalarının yanı sıra, insan güvenliğine atıfta bulunmak için kullanılmıştır. Her iki romanda da ana karakterlerin yaşadığı güvenlik problemlerinin karakterlerin hayatlarında bir dönüşüme neden olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Her iki roman da bireylerin deneyim ve temel insani ihtiyaçlarını ön plana almaktadır ve Batı Çıkışı ve Kül Olmuş Gölgeler eserlerinin insan güvenliğini işleme biçimleri benzerlik göstermektedir. Anahtar Kelimeler: İnsan Güvenliği, Göç, Batı Çıkışı, Kül Olmuş Gölgeler, Sömürge Dönemi Sonrası İngiliz EdebiyatıDoctoral Thesis Yeni Kolonyalizm: Anthills Of The Savannah, Devil On The Cross ve Shame'de ki Bağımsızlık Sonrası Açmazlar Üzerine Bir Çalışma(2019) Gümüş, Ersoy; Tekin, KuğuBu tezin amacı Chinua Achebe'nin Anthills of the Savannah, Ngugi wa Thiongo'nun Devil on the Cross ve Salman Rushdie'nin Shame eserlerinde yansıtılan post kolonyal toplumlardaki yeni kolonyalizm durumunu incelemek ve tartışmaktır. Achebe, Ngugi ve Rushdie dekolonizasyondan sonra eski sömürgecilerin yerini alan yerel burjuvazi ve elitlerin kullandığı politikaları eleştirmektedirler. Bağımsızlıklarını kazanmalarına rağmen, sözde bağımsız görünen eski sömürgeler kendilerini kontrol altında tutan batılı emperyalistlerin uygulamalarından kaçamamışlardır. Ancak batılı devletler bu kez farklı bir yöntem kullanmaktadırlar. Yani, eski kolonilerini denetimleri altında tutabilmek için bu ülkelerin yerel politik liderlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlamışlardır ki bu da politik, sosyo-kültürel ve ekonomik çürümeye sebep olmaktadır. Bu cihetle, bu tez Achebe, Thiongo ve Rushdie'nin eserlerindeki büyük halk kitlelerinin imtiyazlı veya güçlü liderler tarafından ezilmesini ve sömürülmesini yansıtmayı amaçlamaktadır. Tez, bir giriş bölümü, üç alt bölümden oluşan bir kuram bölümüve her biri yukarıda belirtilen romanları inceleyen üç analiz bölümünden oluşmaktadır. Giriş bölümü sonraki bölümlerde incelenecek olan konuları genel olarak açıklamaktadır. Kuram bölümü Kwame Nkrumah, Frantz Fanon, Ania Loomba ve Elleke Boehmer gibi önde gelen edebi eleştirmenler ve kuramcılara göndermeler yaparak kolonyalizm, post kolonyalizm ve yeni sömürgecilik gibi ilgili kavramlara odaklanmaktadır. Bu bölüm ayrıca bu baskının yürütüldüğü kurum ve vasıtalara değinmektedir. Üç romanı inceleyen analiz bölümleri ise yeni kolonyalizmin ve sonuçlarının Kenya, Nijerya ve Pakistan'da nasıl yansıtıldığını incelemektedir. Sonuç bölümü ise incelenen romanlar da yeni kolonyalizmin kurum ve vasıta açısından farklılık göstermesine rağmen, verilen üç ülkenin de eski sömürgecilerden hiçbir farkı olmayan yerel liderler ve elitler tarafından sömürüldüğünü ortaya koymaktadır.Master Thesis Andrea Levy'nin Every Light in the House Burnin' ve Never far from Nowhere romanlarında göçmen deneyimi(2019) Çetin, Ecem; Gültekin, Azade LerzanBu çalışma Birinci ve İkinci nesil göçmenlerin ırk ayrımcılığı sonucunda ortaya çıkan uyum sorunlarını, hayal kırıklıklarını ve yabancılaşmalarını ve bununla bağlantılı olarak kimlik arayışlarını postkolonyal teori çerçevesinde inceler. Söz konusu romanları incelemek için başlıca postkolonyal eleştirmenler Edward Said, Homi K. Bhabha ve Frantz Fanon'un görüş ve kuramları kullanılmaktadır. Tezin ilk bölümü sömürgeci söylem ve postkolonyal anahtar kelimelerin tanımlarına odaklanacaktır. Bununla beraber, 'melezlik,' 'üçüncü uzam' ve 'taklitçilik' tez boyunca bahsedilen romanlarla örneklendirilmiştir. Britanya'daki Karayipli göçmenler ev sahibi ülkeye uyum sağlamaya çalışırken, ırk ayrımcılığına maruz kalırlar. İngiliz toplumuna uyum sorunları ve ırkçılıkla başa çıkmak için bu göçmenlerin verdikleri mücadeler ve başarısızlıklar göç, göçmen ve göçmen yazarlara değinilerek çalışılmıştır. Buna bağlı olarak, savaş dönemi sonrasında İngiliz Hükümetinin göçmen politikaları aracılığıyla, o dönemin tarihi hakkında kapsamlı bilgiler sunulurken, Jamaika kökenli anne babaya sahip İngiliz yazar Andrea Levy'nin yaşamı ve edebiyat kariyerine de değinilmiştir. Andrea Levy'nin Every Light in the House Burnin' (1994) and Never far from Nowhere (1996) romanları, varlıklarını reddeden bir çevrede kimliğini kanıtlama mücadelesi veren Jamaika kökenli kadın başkarakterler Angela Jacobs, Olive Charles ve Vivien Charles'ın yaşadıklarından yola çıkarak kimlik teması üzerine odaklanır. Bu tezde, her iki romandaki karakterlerin kişisel özelliklerinin, ev ve dışarı alanlardaki hayatları boyunca karşılaştıkları güçlüklere verdikleri tepkilerinin bir analizi yapılacaktır. Karayiplerden Britanya'ya yaptıkları göç karşısında birinci kuşak göçmenlerin karşılaştığı ırksal ayrımcılık, ve özellikle bu Karayip göçmen çocuklarının ve onların aile içi ve dışarıdaki yaşamlarıyla olan ilişkileri ve çatışmaları, ırksal nefret ve sınıf farklılıklarının sonucunda ortaya çıkan dışlanma ve yalnızlık duygusu baz alınarak göçmen deneyimleri incelenmektedir. Sonuç olarak, tezde bu göçmenlerin söz konusu romanlarda gösterildiği üzere kendi kimliklerini oluşturma mücadeleri postkolonyal bağlam doğrultusunda sunulmaktadır.Master Thesis D. H. Lawrence'ın Makineleşen Dünyada Mücadele Eden Karakterlerinin Ekoeleştirel Bir İncelemesi: Gökkuşağı ve Lady Chatterley'in Aşığı(2022) Oom, Büşra Tokmak; Tekin, KuğuBu çalışma Modernist bir yazar olan D.H. Lawrence'ın yirminci yüzyılda yazdığı Gökkuşağı (1915) ve Lady Chatterley'in Aşığı (1928) adlı romanlarını ekoeleştirel açıdan inceler. Endüstriyel devrimin hızla gelişerek insan hayatının her alanına yayıldığı bir dönemde yazılan bu eserler makineleşmenin doğa, insan ve toplum üzerindeki olumsuz etkilerini başkarakterlerin insanlarla, toplumla ve doğayla kurdukları ilişkileri inceleyerek ortaya koyar. İki eserin başkahramanları, doğa bilinci gelişmiş ve yaşadıkları dönemin olaylarına eleştirel açıdan bakabilen sıra dışı kadın karakterlerdir. İkisinin de ortak kaygısı, erkek egemen bir dünyada insanoğlunun icat ettiği makinelerle doğayı yok etmesi ve doğa ile insanın doğuştan var olan organik bağını kopararak özünü yitirmesidir. Geçmişte ihtişamından ve gücünden korktuğu doğadan Tanrının kollarına sığınan insan, geliştirdiği yıkıcı makinelerle doğayı kendisine boyun eğen bir hizmetkara dönüştürür. Doğa ile bağı kalmayan ve kurduğu kapitalist sisteme köle olan insan bencilleşerek her şeye kar odaklı yaklaşmaya başlar. Kadın/erkek ilişkileri de dahil olmak üzere insan ilişkileri sevgi ve uyumdan uzak, kişisel çıkar ve maddiyat üzerine kurulmuş sahte ilişkilere dönüşür. İnsanın doğasında ve toplumda oluşan bu trajik değişime sessiz kalamayan başkarakterler-Connie Chatterley ve Ursula Bragwen- çareyi yalnızlıkta ve yozlaşan toplumdan geriye kalan bir parça doğaya sığınmakta bulurlar. Ursula için bu kaçış kendi dünyasından olmayan bir erkekle evlenmeyi reddedip onun buyruğu altına girmekten kaçınmak iken, Connie için üst sınıfı temsil eden kocasını ve ona sunduğu zengin hayatı terk edip kendi ruhuna hitap eden ve bedensel arzularını tatmin eden alt sınıftan bir erkekle doğanın içinde sakin ve sade bir hayat kurmak olur.Doctoral Thesis Güncel İngiliz Romanında Neo-viktoryen Bağlamlar: Michel Faber'in Kızıl Taçyaprağı ve Beyaz, Sarah Waters'in Usta Hırsız ve Peter Ackroyd'un Cinayet Sanatı(2015) Gündüz, Ela İpek; Adanur, Evrim Doğan; Er, Zekiye AntakyalıoğluTarihsel roman olarak değerlendirilebilen Neo-Viktoryen roman, hakiki geçmiş ve oradan çıkan tarihsel doğrular arasında uyumsuzluk/farklılık farkındalığı olan, güncel zamanların kültürel bir ürünüdür. Bu bakış açısı, 'sahte tarih' (apocryphal) de denilen tarih yazımı gibi, geçmişin alternatif versiyonlarını da sunan yeni yaklaşımlara ilgi çeker. Tarih yazımındaki bu güncel gelişmelerle, tarihsel romanın değerlendirilmesi değişmiştir ve tarihin kurgusallığı artık kurgusallığa bağışık değildir. Bu sebeple, tarihsel roman gerçek ve kurguya olan yaklaşımı açısından, ondan önce gelen tarihsel romanlardan kendini ayırır. Neo-Viktoryen roman, geçmişin alternatif temsillerinde, kurgusal gerçekliği (faction) vurgulayarak, yeni olanaklar bulur. Bu yeni bakış açısıyla, neo-Viktoryen roman ikincil öneme sahip ana karakterler ve uygunsuz Viktoryenlerin görülmeyen hayatlarının tasviri ile geleneksel Viktoryen romanların ve tarihsel metinlerin bıraktığı boşlukları doldurmayı amaçlar. Günümüz İngiliz kültürü Viktoryen döneme karşı bir ilgi içindedir. Neo-Viktoryen roman, günümüz kültürünün köklerini geçmişe dönük bir biçimde değerlendirebilmek için Viktoryen döneme odaklanır. Viktoryen dönemle olan bu geçici uzlaşma; ya daha masum zamanlara ulaşmak, ya da bugünün problemlerine neden olan kaybolmuş gerçeklikleri bulmak içindir. Öyle ya da böyle, özellikle Viktoryen hatırlanır ve sonuçta neo-Viktoryen roman ortaya çıkar. Neo-Viktoryen romanların ortak özelliği özel olarak Viktoryen, genel olarak da tarihle olan ilgileridir. Neo-Viktoryen romanlar geleneksel tarihsel roman ve onun güncel versiyonlarının bir deviasyonudur. Neo-Viktoryen romanların kendi türsel çeşitliliklerinden dolayı, onları tek bir ifade ile tanımlamak zordur. Her neo-Viktoryen roman kendisini diğerlerinden ayıran biçimsel özelliklere sahiptir. Tarihsel roman olarak Neo-Viktoryen roman hem klasik, hem yeni bir tarihsel bakış açısı içerir. Neo-Viktoryen yazarlar konularını ele alırken farklı tarzlardan yararlanırlar. Bu tarzlar genellikle geleneksel türlerden faydalanılarak oluşturulur. Özellikle romans edebi bir tür olarak neo-Viktoryen romancıların kullanımına uygun düşmüştür. Bu bağlamda, John Fowles'ın romans özellikleri taşıyan Fransız Teğmenin Kadını adlı romanı örnek alınarak bu tez üç neo-Viktoryen romana yönelik olarak hazırlanmıştır: Michel Faber'in Kızıl Taçyaprağı ve Beyaz (2002), Sarah Waters'ın Usta Hırsız (2002) ve Peter Ackroyd'un Cinayet Sanatı (1994). Bu romanların analizi ile birlikte, her biri Viktoryen döneme (formları ve içerikleri ile) farklı bir açıdan yaklaşan neo-Viktoryen romanların çeşitli türleri sunulmuştur. Bu roman türleri sırasıyla romans, duygusal ve suç romanlarıdır fakat cinselleştirilmiş bir şekildedirler. Bu geleneksel romanların özellikleri, geçmişi hatırlarken, Viktoryen cinselliğini vurgulayan bir şimdiki bakış açısıyla yeniden kullanılırlar. Yine de, bu yeni-Viktoryen romanların güncel edebiyata en önemli katkısı tarihsel roman geleneklerini yeniden değerlendirmeleridir.Master Thesis Margaret Atwood'un Cat's Eye ve The Handmaid's Tale Başlıklı Eserlerinde Travma Temsili ve Kimlik İnşası(2019) Mohammed, Sarah Falah; Aras, Gökşen; Aras, Gökşen; Aras, Gökşen; Department of English Language and Literature; Department of English Language and LiteratureBu tezin amacı, travmanın temsilinin ve travmanın Margaret Atwood'un Cat's Eye ve The Handmaid's Tale başlıklı eserlerindeki kadın karhamanların kimlik oluşumuna etkisini analiz etmektir. Bu romanlar, travmanın temsili, kimlik oluşumu ve bu kavramları çalışmak için kullanılan yöntemler bakımından pek çok benzer ve farklı özelliklere sahiptir. Teori bölümünde, psikanalizin kısa bir tanıtımı yer almaktadır. Bu bölümde, travma teorisinin detaylı analizi, travma ile yüzleşmek, ve travmanın anlatıdaki temsili gibi travma ile ilgili konulara açıklık getirilmektedir.Kimlik oluşumu ve kadın kimliği de bu bölümde tartışılmaktadır. Analitik bölümler, Cat's Eye ve The Handmaid's Tale kahramanlarının travmatik deneyimleri ve nedenleri, travmaları ile başa çıkabilmek için travmaları ile yüzleşmelerini ve tecrübeleri nedeniyle yaşadıkları kimlik krizlerini tartışmaktadır. Sonuç, kadın kahramanların her ikisinde de travmatik nevroz yaratan sosyal ve politik faktörleri ortaya koymaktadır. Romanlardaki travma temsili ve yüzleşme yöntemleri arasındaki benzerlik ve farklılıkların yanı sıra, kahramanların kimlik inşası da bu bölümde sunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Travma, kimlik, Kadın, Offred, Elaine, AtwoodMaster Thesis Seçilmiş İngiliz queer romanlarında kadın maskülenlikler: Radclyffe Hall'un The Well of Loneliness ve Sarah Waters'ın Tipping the Velvet adlı romanları(2023) Öztürk, Merve; İzmir, SibelKadın eşcinselliği edebiyatta 20. Yüzyılda görünür olmaya başlamıştır. Öncesinde şifrelenmiş veya çok sıkı arkadaşlıklar arkasına gizlenmiş bir kadın eşcinsel edebiyatı vardır. Yüzyılın başında seksologların çalışmaları ile lezbiyenlik konuşulur hale gelir. Lezbiyen tanımı ise erkek seksologların eserleri doğrultusunda 'maskülenlik' ile ilişkilendirilir. Yüzyılın başındaki lezbiyenler erkek olmak isteyen kadınlar olarak tanımlanırken yüzyılın sonunda özneleri tarafından kendi kimliklerine dair farklı teorilerini okuruz. İngiltere'de yazılmış ilk 'açık' lezbiyen roman olarak kabul edilen The Well of Loneliness (1928) adlı eserde döneminin seksologlarının teorilerine romanda pek çok yerde rastlarız. Başkahramanı Stephen Gordon maskülenliğini ancak erkek olmak istemekle ilişkilendirir. Gordon'un lezbiyenliği transseksüellik üzerinden değerlendirilse de bu tezde onun maskülenliği döneminde adlandırılmayan 'kadın maskülenliği' üzerinden incelenecektir. Tipping the Velvet (1998) ise alternatif bir Viktoryen dönem sunar; Waters, eşcinselliğin açıkça yaşandığı bir neo-Viktoryen topluluğu yaratır. Romanda queer teoriyi açıkça görürüz; başkahramanı Nancy Astley'in cinselliği döneminin ve günümüzde de kabul gören lezbiyen maskülenliğini yansıtır. Kadın maskülenliğini anlamlandırmak için erkek maskülenliğine ihtiyaç duyulmaz. Erkek kılığı ile görünür olduktan sonra cinsel kimliğini aramaya başlar. Cinsiyet rollerini 'giyer', 'çıkartır' ve en sonunda lezbiyen kimliği ve kadın maskülenliği arasındaki dengeyi bulur. Erkek olmasına ya da erkek gibi davranmasına gerek yoktur. Böylelikle, bu tezde kadın maskülenlik kavramı birbirinden çok farklı olan iki başkahraman üzerinden incelenecektirMaster Thesis Ütopik Bir Dünyanın İmkanı İmkansızlığı: H. G. Wells'in Kuyrukluyıldız Günleri ve Arthur C. Clarke'ın Çocukluğun Sonu(2023) Sepici, Büşra; İzmir, SibelBu tezde, H. G. Wells ve Arthur C. Clarke tarafından kaleme alınan iki klasik İngiliz bilim kurgu eseri olan Kuyrukluyıldız Günleri (1906) ve Çocukluğun Sonu (1953) kültürel materyalizm çerçevesinde incelenmekte ve tartışılmaktadır. Kültürel materyalistler; sosyal kurumlar, sınıf ve günlük yaşamla ilgili konulara odaklanarak, hükümet, kilise ve eğitim sistemi dahil olmak üzere mevcut iktidar yapılarının, ideolojileri yaymak için kullandıkları yöntemlere dikkat çekmeyi amaçlar. Bunu başarmak için kültürel materyalistler, ilk olarak bir eserin tarihsel ortamını ve siyasi etkilerini araştırırlar. Daha sonra, baskın hegemonik konumu belirlemek amacıyla onu yakından incelerler. Kültürel materyalistler bir görüşün göz ardı edilebileceği veya zayıflatılabileceği potansiyel yolları listelerler. Kuyrukluyıldız Günleri (1906) ve Çocukluğun Sonu (1953) adlı eserler siyaset, ekonomi, sosyal hayat, din gibi kavramlar ışığında kültürel materyalist bir okumayla incelenerek, bu iki romanın tamamen ütopya olarak kabul edilip edilemeyeceği sorusuna yanıt aranacaktır. Dahası, bu romanlar ütopya olarak etiketlenseler de ütopya kavramını benzer bir şekilde, yani oldukça karamsar bileşenlerle bağdaştırarak ele almaları konusuna da değinmek mümkün olacaktır. Bir başka ifadeyle, bu iki romanın ütopyacı özelliklerinin, karamsar unsurlar tarafından nasıl bastırıldığı ve karanlıkta bırakıldığı sorusu tez boyunca sunulacaktır. Kuyrukluyıldız Günleri (1906) ve Çocukluğun Sonu (1953) romanlarının, ütopik nitelikleri ilk başta ağır basıyor gibi görünse de aslında her iki yazarın da ortak bir özelliği olan bu kesin çizgi bulanıktır; ne tam olarak ütopik ne de tamamen distopik ama ikisinin arasındadır. Dolayısıyla bu tezin amacı, iki bilim kurgu yazarının farklı zaman dilimlerinde yazdığı romanları, kültürel materyalist bakış açısıyla incelemek ve bu romanların ütopik özelliklerinin aslında daha karamsar yönlerine kıyasla belirsiz kaldığını göstermektir.Master Thesis Taşra romanlarında komedi:Bayan Gaskel'ın Cranford, Margaret Oliphant'ın Miss Marjoribanks, Anthony Trollope'un The Small House at Allington(2019) Gün, Buse; Elbir, Nüket Belgin1848-1870 yılları arası İngiltere'de Viktorya döneminin ortalarına denk gelmektedir. Bu dönem Erken Viktorya dönemi ile kıyaslandığında daha sorunsuz ve nisbeten huzurlu ve refah içinde geçen bir dönem olarak bilinmektedir. Endüstriyel Devrim ile birlikte makineleşme ve sanayileşme hızlandığında bu iki önemli gelişmenin getirdiği olmusuzluklar dikkatleri daha sorunsuz bir bölge olan taşraya çekmiştir. Endüstriyel Devrim'in getirisi olan raylı sistemin yapılması ise seyahat etmeyi kolaylaştırdığından bu bölgelere ulaşım kolaylıkla sağlanmıştır. Bu tezde Elizabeth Gaskell'ın Cranford, Margaret Oliphant'ın Miss Marjoribanks ve Anthony Trollope'un The Small House At Allington romanları mekan olarak taşrayı seçen romanlar olarak işlenmiştir. Buna ek olarak mizahın bu dönem romanlarında dönemin getirdiği zorlukları yumuşatmak ve daha kolay üstesinden gelmek amacıyla kullanıldığı gözlenmiştir. Bu tezde işlenen üç roman da taşra romanlarının özelliklerini taşıyan eselerdir. Romanların geçtiği yerler, çevrelerindeki büyük kentlerden yalıtılmış izlenimi uyandırmaktadır. Ayrıca, bu yerlerde yaşayan kişiler Endüstri Devrimi'nin meydana getirdiği büyük değişime direnmektedirler. Romanlarda bu direnç bir mizah unsuru olarak betimlenmekte, böylece yazarlar bir yandan değişimin kaçınılmazlığını vurgulamakta, öte yandan da sanayileşme sonucunda yitirilen geleneksel yaşam tarzlarına ve geleneksel değerlere duyulan özlemi sezindirmektedirler.
