Search Results

Now showing 1 - 9 of 9
  • Doctoral Thesis
    Viktorya Dönemi Şiirinde ve Modernist Şiirde Temsil Edilen, Kadınların Ataerkilliğe Karşı Bitmeyen Mücadelesi
    (2024) Özdemir, Feyza Apaydın; Elbir, Nüket Belgin
    Yüzyıllar boyunca kadınlar erkek egemen bir dünyada hayatta kalmaya çalışmışlardır. Bu mücadelelerini dile getirmek ve kadınların basmakalıp tasvirini yıkmak için, edebiyatın en eski biçimi olan şiir genel olarak kadın yazını; kadın dünyasını, kadın ve erkek kültürünü anlatan kadın karaktere kamusal bir ses vererek kadınların arzularını, özlemlerini ve ataerkilliğe karşı isyanlarını ifade etmekte bir araç olarak kullanılmıştır. Bu, Elaine Showalter'ın Kültürel Kadın Eleştirisi Modeli'ndeki yaklaşımına karşılık gelmektedir. Showalter, kadın yazınının işçi, hizmetçi, yazar, ev kadını ve hatta prenses de dahil tüm kadınların ataerkil sisteme karşı çıkışlarının ve eşitlik mücadelelerini dile getirmelerinin bir aracı olduğunu savunur. Eşitlik arayışlarının kadın yazınına nasıl yansıdığını araştıran bu çalışma, kadın yazınının bir 'alt metin' içerdiğini savunur. Çalışma, şiirleri analiz etme aşamasında Showalter'ın teorisine uygun olarak 'alt metin' ve 'vahşi bölge' gibi terimleri kullanmaktadır. Böylece şiirler, kadın kültürü ve kadın yazını arasında bağlantı kurularak analiz edilmekte ve şiirlerde 'alt metnin' nasıl gömülü olduğu vurgulanmaktadır. Bu doğrultuda, tezin ana teması, kadınlar arasında birleştirici işlevi olan kadın kültürünün ve mücadelesinin tasvir edilmesi, kadın şiirinin on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyılın ilk on yılına kadar olan tarihsel gelişiminin temsil türleri ve kullandığı şiirsel teknikler açısından incelenmesidir. Çalışma, kadın kültürünün genel kültürün ayrılmaz bir parçası olduğunu ve toplumsal cinsiyet normlarına meydan okumada önemli bir rol oynadığını, bunun Viktorya dönemi kadın şiirinde keşfedildiğini ve Modernist şiirde toplumsal cinsiyet kavramının genişletilmesi ve modernist tekniklerin kullanılması yoluyla vurgulandığını ortaya koymaktadır. Böylelikle, çalışma on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyılın başlarına kadar geçen süre içerisinde kadın şiirinin içerik ve biçim açısından gelişimini göstermiş ve Viktorya dönemi gelenekselciliğinden modernist yaklaşıma geçişin izini sürmüştür. Çalışma ayrıca kadın şairlerin geleneksel cinsiyet normlarını ihlal ettiklerini, kadınlar için biçilen itaatkâr rollere karşı çıktıklarını ve kamusal ve ev içi alanlarda yeni roller ortaya koyduklarını göstermiştir. Böylelikle kadın şairler, kadın geleneğinin ortaya çıkışında kadın yazınının önemine dikkat çekmiş ve şiirin erkeklikle olan güçlü ilişkisini sorgulamışlardır.
  • Doctoral Thesis
    Çağdaş Romanda Travma ve Anlatı: Kazuo Ishiguro'nun Uzak Tepeler, Michéle Roberts'ın Evin Kızları ve Sebastian Barry'nin Saklı Kalanlar Adlı Romanları
    (2024) Toksöz, İsmet; Elbir, Nüket Belgin
    Bu tezin amacı bireysel ve toplumsal travmayı ortaya çıkarma ve bu travmalarla yüzleşme aracı olan öykülemenin Kazuo Ishiguro'nun Uzak Tepeler (1982), Michéle Roberts'ın Evin Kızları (1992) ve Sebastian Barry'nin Saklı Kalanlar (2008) adlı romanlarında bireysel ve savaş travmasını ortaya çıkarmada nasıl kullanıldığını incelemektir. Edebi travma kuramının yükselişi romancıların eserlerinde travmayı nasıl yansıttığını büyük ölçüde etkilemiştir. Edebi travma kuramının yükselişinden önce, edebiyatta travmanın işlenmesinin odak noktası travmanın olgusal detayları ve travma ile ilgili hatırlananlar üzerineydi. Ancak, edebi travma kuramının ortaya çıkışı ile birlikte romancılar travmanın psikolojik, duygusal ve anlatımsal sonuçlarını ve travmanın nasıl hatırlandığını incelemeye başladılar. Ishiguro, Roberts ve Barry romanlarında travmayı etkili bir şekilde kurgulayarak anlatım stratejileri olan yazım tarzları, kelime seçimleri, parçalanmış anlatım teknikleri, tutarsız anlatıcıları ve öyküleme kullanımı yoluyla travmanın romandaki temsiline katkıda bulunmuşlardır. Bu çalışma için seçilen üç romanın ana karakterleri Etsuko, Thérése ve Roseanne, savaş travmalarıyla yüzleşmek, bunları ortaya çıkarmak ve bunlarla başa çıkmak için öykülemeyi bir anlatım stratejisi olarak kullanmışlardır. Seçilen üç romanın anlatım stratejilerini inceleyen bu çalışma Ishiguro, Roberts ve Barry'nin, öykülemenin travma mağdurlarının sessizliğini bozmak ve söylenemezi söylenebilir kılmak için bir öz-iyileşme aracı olarak kullanılabileceğini işaret ettiklerini göstermiştir. Bu çalışma, ayrıca, travmanın nesiller arası kendisini gösteren doğasını ele alarak, travmanın nesiller arasında aktarıldığını öne süren postbellek teorisinin geçerliliğini de göstermiştir. Bununla birlikte, bu çalışma, öykülemeyi bireysel ve savaş travmalarıyla yüzleşme aracı olarak kullanmalarının Etsuko, Thérése ve Roseanne'i bireysel ve savaş travmaları ile yüzleşme yolunda daha cesur kıldığını da vurgulamıştır.
  • Doctoral Thesis
    Viktorya Dönemi Romanı Alt Türlerinde Toplumsal Cinsiyet Konusunun Jinoeleştirel Yaklaşımla İncelenmesi: Charlotte Bronte'nin Jane Eyre, Elizabeth Gaskell'ın North And South, Mary E. Braddon'ın Lady Audley's Secret Adlı Romanları
    (2022) Al-khafaf, Zied; Elbir, Nüket Belgin
    AL-KHAFAF, Ziead. ―Viktorya Dönemi Romanı Alt Türlerinde Toplumsal Cinsiyet Konusunun Jinoeleştirel Yaklaşımla İncelenmesi: Charlotte Bronte'nin Jane Eyre, Elizabeth Gaskell'ın North and South, Mary E. Braddon'ın Lady Audley's Secret Adlı Romanları‖, Doktora Tezi, Ankara, 2021. İngiliz kadın roman yazarları, özellikle on dokuzuncu yüzyılın başından itibaren, kadınların özel yaşam ile toplumsal yaşam alanları arasındaki karşıtlığı aşmak için verdikleri mücadeleyi ve çabalarını betimleyen, edebi niteliği yüksek, çok sayıda eser yayımlamışlardır. Bu tezin kuramsal çerçevesini oluşturan ―jinoeleştiri‖ kuramının sahibi Amerikalı kuramcı ve eleştirmen Elaine Showalter'a göre, kadınların deneyimleri tarih anlatılarının çoğunda önemsizleştirildiği, hatta kimi zaman tamamen göz ardı edildiği için, kadın yazarların eserleri kadınların yaşamları ve deneyimleri konusunda bilgi edinmek açısından son derece değerli birer kaynak olabilir. Bu görüşten hareketle bu tezde, on dokuzuncu yüzyıldan üç kadın yazarın, söz konusu dönemde gelişen farklı roman türlerinde yazılmış birer eseri incelenmektedir. Bu eserler, Charlotte Bronte'nin Jane Eyre, Elizabeth Gaskell'ın North and South, Mary E. Braddon'ın Lady Audley's Secret adlı romanlarıdır. Tezin amacı, romanlarda kadın karakterlerin nasıl temsil edildiğini incelemek; aynı zamanda, farklı türlerin biçim ve içerik özelliklerinin yazarlara ne gibi olanaklar sağladığını araştırmaktır. Showalter'ın kuramından, kendisinin önerdiği kültürel model bağlamında yararlanılarak yapılan inceleme sonucunda, kadın yazarların ―yumuşatılmış‖ olarak tanımlanabilecek bir söylem tercih ettikleri saptanmıştır. Elizabeth Gaskell'ın North and South, bir ―sanayi romanı‖ olarak, kadın ve erkek işçilerin çalışma koşullarına odaklanmakta, böylece kadın karakterlere toplumsal yaşam içinde daha geniş bir alan açmaktadır. Charlotte Bronte'nin Jane Eyre, ―bildungsroman‖ türünde bir roman olarak, kahramanı Jane'in kişisel gelişimine ve olgunlaşma sürecine vurgu yapmakta ve böylece, kadınlara biçilmiş geleneksel rollerin dışına çıkabileceğini göstermektedir. Mary E. Braddon'ın Lady Audley's Secret adlı romanı ise, ―sansasyon romanı‖ özelliği ile, fiziksel güzellik gibi geçici değerlere önem vermenin yanlışlığını ortaya koyarak kadın karakterlerinin insan yönlerini öne çıkarmaktadır.ii Anahtar Sözcükler: jinoeleştiri, toplumsal ve özel yaşam, gelişim romanı, sansasyon romanı, sanayi romanı.
  • Master Thesis
    Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe ve William Golding'in Sineklerin Tanrısı'ında Bireysellik Kavramının Karşılaştırılmalı Bir Çalışması
    (2023) Kalkan, Fatmanur; Elbir, Nüket Belgin
    Bu çalışma birey ve bireysellik kavramlarını bir ada ortamı içerisinde, birey kavramının değişimini ve sunumunu farklı yazarların bakış açısıyla karşılaştırmalı olarak incelemeyi amaçlamaktadır. Amaç, modernleşme sürecinin tarihsel çerçevesi içinde gelişen bireysellik kavramı ışığında kurgusal tasvirin önemini keşfetmektir. Roman türü İngilterede özellikle 17.yy sonu ve 18. yy başında bir tür olarak yükselmeye başlamıştır. Bir edebi tür olarak romanın yükselmesiyle İngilterede modernleşmenin başlaması neredeyse aynı zamanda meydana gelmektedir. Dönemin gelişmeleri örneğin Aydınlanma Çağı, birey kavramını farklı bir boyuta taşımakta ve ona modern anlamda değer vermeye başlamaktadır. Böylece günümüz anlamındaki modern birey kavramının başlangıcı meydana gelmeye başlamakta ve roman ise dönemin bu değişimine tam anlamıyla cevap vermeye başlamaktadır. Roman türü bireyi ve onun gerçek yaşamını, deneyimlerini kendisine konu edinecek kadar değerli görmektedir. Bireyin ve bireyselliğin önem kazanmasıyla roman sıradan insanın bireyselliğini ve bireysel deneyimlerini adeta gerçekmiş gibi ön plana çıkarmaktadır. Eğitim görmeye başlayan ve okumayı alışkanlık haline getiren, yani modernleşmeye başlayan sıradan okur, kendi yaşamıyla özleştirmeyi isteyeceği sıradan kahramanlarla roman türünün yükselişine katkı sağlamaktadır. Robinson Crusoe ve Sineklerin Tanrısı romanlarında da bireyi ve bireyselliği özellikle ön plana çıkaran Defoe ve Golding'in kullandığı ada ortamıdır. Her iki romanda da ada ortamı, romanın yeni bir edebi tür olarak bireyci yönelimi açısından önemli bir unsurdur. Ada ortamı bir mikrokozm olarak gerek somut gerek soyut anlamıyla her şekilde karakterleri test etmekte karakterlerin bireyselliklerini ve bireysel deneyimlerini sunmaktadır. Böylece tezin sonuç bölümünde iki roman arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları bir ada ortamı içerisinde karakterlerin bireyselliği ve bireysel temsili açısından önemi üzerine bir değerlendirme sunulmaktadır.
  • Master Thesis
    Gotik kadın kahramanların evrimi: Ann Radcliffe'in Sicilyada bir Aşk Hikayesi ve Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeleri
    (2023) Temel, İrem Ece; Elbir, Nüket Belgin
    Onsekizinci yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkışının ardından gotik edebi yazın türü, birçok alt-edebi türe zemin hazırlamış olup, türün kendisi de kendi içinde birçok alt türe bölünmüştür. Gotik türünün en yaygın alt türlerinden biri kadın gotiktir. Bu romanların olay örgüsü kadınların durumunu tasvir etmek için gotik gelenekleri kullanır ve mutlu bir sona ulaşmadan önce erkek kötülüğüne maruz kalması gereken bir kadın kahramana odaklanır. Bugün on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllar arasında kadınlar tarafından yazılan gotik romanlar, feminist eleştirmenler tarafından kadın gotik romanları olarak görülmektedir. Erkek gotik romanlarının birçoğunda, gotik kadın kahramanın tasviri, kadın yazarların tasvirinden farklıdır. Bu nedenle gotik kahramanların tasviri, yazarın cinsiyetine bağlı olarak eleştirmenler tarafından farklı biçimde değerlendirilmektedir. Kadın gotik edebiyatının en önemli öncülerinden birinin de yazar Ann Radcliffe'tir. Radcliffe, romanlarının çoğunda gotik kadın kahramanlar canlandırarak kendine özgü bir üslup yaratmıştır. Birçok kadın yazar da Radcliffe'in gotik hikâyeyi kendine özgü anlatım biçiminden ilham almış ve kendi kadın kahramanlarını yaratmışlardır. Gotik roman geleneği, on dokuzuncu yüzyılda da devam etmiştir. Emily Bronte de Uğultulu Tepeler (1847) romanında kendi gotik kadın kahramanını yaratmıştır. Bu çalışmanın konusu, iki kadın yazarın romanının karşılaştırmalı olarak incelenmesi ve farklı tarihsel dönemlerde yazılmış olmalarının öneminin değerlendirilmesidir. Bu iki romanda tasvir edilen gotik kadın kahramanların karşılaştırmalı incelemesi, kadın gotik türünün değişimini göstermesi açısından önemlidir. Bu tez, incelenen romanlardaki gotik kadın kahramanların betimleme biçimini karşılaştırarak, kadın gotik geleneğinin farklı dönemlerde yazılmış romanlardaki özelliklerini incelemekte ve bir değerlendirme sunmaktadır.
  • Master Thesis
    Kelimelerin Sis Perdesi: Elizabeth Bowen And Samuel Beckett'in Seçilmiş Kısa Öykülerinde Belirsizlik ve Kendiyle Çatışma
    (2024) Büyüktelli, Rüveyda; Elbir, Nüket Belgin; Elbir, Nüket Belgin; Elbir, Nüket Belgin; Department of English Language and Literature; Department of English Language and Literature
    Bu tez çalışması, Elizabeth Bowen ve Samuel Beckett'in İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, savaşın travmatik etkileri altında yazdıkları kısa öykülerini, savaş dönemindeki zaman ve mekân algısının yanı sıra, günlük yaşamlarında meydana gelen 'askıya alma' ve dönemin yol açtığı belirsizlikten ortaya çıkan 'kendiyle çatışma' temaları üzerinden incelemektedir. Savaş döneminde, tarafsız olan anavatanları İrlanda'da yaşamak yerine savaştan en çok etkilenen iki Avrupa başkentinde -Londra ve Paris'te- yaşamış ve eserlerini yazmış olan bu iki yazarın, eserlerinde savaşın yol açtığı belirsizliği, duraksamayı ve aynı anda hem İrlandalı kökenlerini koruyup hem de ulus ötesi bir yaklaşımla savaş döneminin bireyde ve kolektif olarak toplumda bıraktığı silinmez tarihî, politik, sosyal ve kültürel izleri ve hisleri erken modernizmin estetik anlayışlarını kullanarak yansıtmaları, bu eserlerin aynı zamanda 'late modernism' (geç modernizm) bağlamında incelenmesine olanak sağlamıştır. Bu tezin öne sürdüğü bir diğer sav ise, kısa öykünün 'fragmented' (parçalı) anlatım biçiminin savaş dönemi belirsizliklerini, bu dönemdeki yaşamın askıya alınmış (suspended) ve kırılgan ve değişken (provisional) yanlarını incelemek için en uygun edebi tür olduğudur. Bowen'ın İrlandalı yazarlara ilişkin, 1941'de Woolf'a yazdığı mektubunda atıfta bulunduğu bir ifade olan 'smoke-screen use of words' (kelimelerin sis perdesi arkasından kullanılması) da hem Bowen'ın hem de Beckett'in savaş döneminde yazdıkları kısa öykülerinde kullanılan bir yazım şekli olarak öne çıkmaktadır. Her iki yazarın da bu döneme ait eserlerinde dönemin tarihi, politik ve toplumsal kaygılarını bireysel kaygıların ardında gizlemeleri ise İrlandalı kimliklerinin yol açtığı arada kalmışlığın yanı sıra, savaş döneminin belirsizlikleri ve iki yazarın da savaş dönemindeki kısa öykülerinde geç modernizmin edebi özelliklerinin bulunmasıyla ilişkilendirilmiştir. Anahtar Sözcükler: Bowen, Beckett, İkinci Dünya Savaşı, 'geç modernizm', askıya alma
  • Master Thesis
    Agatha Christie'nin Hercule Poirot'u: Başlangıcı ve sonu
    (2022) Abdulghani, Sarah Mawlood; Elbir, Nüket Belgin
    Hercule Poirot, Agatha Christie'nin yarattığı en seçkin ve ünlü dedektif karakterlerden biridir. Bunun birinci nedeni Poirot'nun görünüşü, ikincisi ise Christie'nin bir meydan okuma amacıyla yarattığı ve detektif romanı türünde üne sahil olmasını sağlayan detektif olmasıdır. Bu tezin amacı, bu ünlü detektifin başlangıcını ve sonunu, diğer bir deyişle, Poirot'nun kurmaca yaşamı boyunca çözdüğü ilk ve son vakayı incelemektir. Tezde bağlam incelemesi yönteminden yararlanılarak Christie'nin iki romanı ayrıntılı bir biçimde incelenecektir. İlk roman Poirot'nun ortaya çıktığı The Mysterious Affairs at Styles, ikinci roman ise Poirot'nun sonunu gösteren Curtain başlıklı eserdir. Tezde, iki roman arasındaki farklar ve benzerlikler roman kişileri, ortam ve polisiye vakalar açısından ortaya konacaktır. Böylece, Poirot'nun başlangıcı ve sonunun ortaya konması yoluyla, Agatha Cristie'nin anlatım teknikleri ve detektif türünün sosyal sorunları nasıl ele aldığı irdelenecektir. Çalışmada, ayrıca yazarın yaşamı hakkında bilgi verilerek eserlerine nasıl yansıdığı gösterilecektir.
  • Master Thesis
    Yapabilirlikler Yaklaşımı Perspektifinden Emma ve Jane Eyre'de İngiliz Toplumundaki Kadının Rolü
    (2022) Erdemir, Burcu; Elbir, Nüket Belgin
    Bu çalışma, erken 19.yüzyıl ve Viktorya dönemine ait Emma and Jane Eyre romanlarını, kadının eğitim, evlilik, iş ve sosyal hayattaki rolleri açısından analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma, zamanın iki kadın yazarının gözünden, kadınların gerçek hayatta yaşadıkları sorunları, otobiyografik ögeler de kullanarak, romanlarında kurguladıkları kadın kahramanlar üzerinden yansıtmaları açısından önem taşımaktadır. Bu, Austen'da, görgü romanı ve komik ögeler ile, Brontë'de ise gotik romantik detaylar ile zenginleştirilmiş Bildungsroman ile yapılmaktadır. Çalışmayı farklı kılan bir diğer özellik de, bu iki 'klasik' edebi eserin 'çağdaş' bir kuram olan Amartya Sen'in Yapabilirlikler Yaklaşımı perspektifinden incelenmesidir. Bu kuramları kullanmak önemli ve uygundur; zira kuram, kadınların hayatta ilerlemelerinin önünü tıkayan zamanın sosyal ve dini faktörlerinin aksine, kadınların da içinde bulunduğu, toplumda ayrımcılığa uğrayan gruplara sunulan fırsatların (yapabilirlikler) genişletilmesini ve onların kazanabilecekleri başarıları (functioning), yani, onları güçlendirmeyi (empowerment) öncelemektedir. Böyle yaparak, zamanın ilerici kadın yazarlarının kurgusal söylemleriyle toplumsal uygulamalara dair sergiledikleri karşı duruşu da anlamlandırabileceğimiz uygun bir zemin de yaratılmış olmaktadır. Son olarak, her ne kadar romanlardaki kadın kahramanlar kişisel gelişim süreçleri için çıktıkları serüveni tamamlasalar da, sonunda onlara zamanın popüler bir başarısı ve ataerkil toplumun temellerinden olan 'evliliği' getiren zaaflarının esiri olmaktadırlar; Emma, roman boyunca evliliği küçümseyerek sonunda ona teslim olmasıyla, Jane Eyre ise bağımsızlığa olan düşkünlüğünden evlilik için vaz geçmesiyle.
  • Master Thesis
    On Dokuzuncu Yüzyıl Gerçekçi Romanı Üzerine Kültürel Materyalist Bir İnceleme Charles Dickens'ın Great Expectations'ı (büyük Umutlar) ve William Thackeray'nin Vanity Fair'i (gurur Dünyası)
    (2024) Şahan, Burçak; Elbir, Nüket Belgin
    Bu tez 19. yüzyılda yazılan William Thackeray'nin Vanity Fair (Gurur Dünyası) ve Charles Dickens'in Great Expectations (Büyük Umutlar) isimli romanlarını Raymond Williams'ın Kültürel Materyalism edebi teorisi açısından incelemektedir. 19. yüzyıl İngilteresi, Sanayi Devrimi'nin etkisiyle büyük değişimlere sahne olmuş ve bu dönem, Viktoryen çağ olarak adlandırılmıştır. Bu değişim, teknoloji, tıp, eğitim, sosyal yaşam gibi birçok alanı derinden etkilemiş; edebiyat da bu dönüşümlerden etkilenmiştir. Toplumdaki bu değişimler, her bir bireye yansımış ve sanayileşmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak toplumdaki sınıf ayrımları belirgin biçimde artmıştır. Ayrıca, zengin ile fakir arasındaki uçurum da giderek derinleşmiştir. Edebiyatta meydana gelen en önemli değişimlerden biri, edebi türlerin içinde önemli bir yer edinen roman türünün en popular tür haline gelmesidir. 19. yüzyılda birçok yazar gibi Dickens ve Thackeray da toplumda yaşanan değişimleri ve problemleri 'gerçekçi' bir yöntemle yarattıkları hayali karakterleri kullanarak betimlemişlerdir. Kültürel Materyalistler, toplumda yaşanan problemlerin ve olayların kültürden ayrı tutulamayacağını vurgulamakta ve 19. yüzyıl romanının 'gerçekçi' olması nedeniyle bu metinleri incelemeyi uygun bulurlar çünkü bu metinler dönemi ve dönemde yaşananları gerçekçi bir şekilde yansıtır. Great Expectations bir Bildungsroman örneği olup, ana karakter Pip'in çocukluktan olgunluğuna kadar yaşadıklarını ve bu süreçte sınıf atlayabilmek ve bir beyefendi olabilmek için neleri feda ettiğini anlatmaktadır. Vanity Fair'de ise Thackeray hiciv kullanarak sınıf atlamak ve para kazanmak için insanların ahlaki değerlerden uzaklaşabilmesini eleştirmektedir. Yazarların eserlerindeki gerçekçi anlatım, Ian Watt'ın 'biçimsel gerçekçilik' anlayışına uygun bir şekilde incelenecek ve yazarların yarattığı etkileyici dünyaların, okuyucuya nasıl gerçekçi yöntemlerle aktarıldığı ortaya konacaktır. Eserler, Raymond Williams'ın 'Kültürel Materyalizm' bakış açısıyla ele alınacak ve bu romanlarda, yazarların kültürel materyalist unsurları nasıl vurguladığı ve toplumsal değişimlere nasıl yanıt verdikleri detaylı bir şekilde incelenmektedir.