Search Results

Now showing 1 - 10 of 17
  • Doctoral Thesis
    Apokaliptik Romanların Karakteristik Açıdan Karşılaştırmalı Çalışması: Mary Shelley'nin The Last Man'i, H.g. Wells'in The War Of The Worlds'u, John Wyndham'ın The Day Of The Triffids'i ve Jeanette Winterson'ın The Stone Gods'ı
    (2020) Gürova, Ercan; Elbir, Nüket Belgin
    Bu çalışmanın amacı İngiliz apokaliptik romanlarının karakteristik özelliklerindeki dönüşümü ve bu dönüşümün neden ve sonuçlarını Shelley, Wells, Wyndham ve Winterson'ın romanları üzerinden 1826'dan 2007 yılına kadarki süreçte tartışmaktır. Bu çalışma İngiliz Edebiyatında ilk modern apokaliptik romandan başlayarak seçilen dört romanda resmedilen apokaliptik şartların, unsurların ve güçlerin dönüştüğünü göstermeyi amaçlamaktadır. Bu dönüşüm esrarengiz, görünmez ve beden-dışı güçlerden bir grup bilim insanı, tiran kötü karakterlere veya uzaylılara ve nihayet felaketlerden herkesin doğrudan sorumlu olduğu kolektif bir suçluluğa doğru olmuştur. Seçilen romanlar apokaliptik, postkolonyal, posthumanist ve ekokritik yaklaşımların bulgularından yararlanacaktır. Bilim Kurgu eleştirmeni Darko Suvin'in 'biliş, yadırgatma ve yenilik' kavramlarına romanların tartışmasında atıfta bulunulacaktır. Bu çalışma ayrıca seçilen romanları Kermode ve Berger'in apokaliptik teorileri/yazıları ışığında ele alacaktır.
  • Master Thesis
    Agatha Christie'nin Hercule Poirot'u: Başlangıcı ve sonu
    (2022) Abdulghani, Sarah Mawlood; Elbir, Nüket Belgin
    Hercule Poirot, Agatha Christie'nin yarattığı en seçkin ve ünlü dedektif karakterlerden biridir. Bunun birinci nedeni Poirot'nun görünüşü, ikincisi ise Christie'nin bir meydan okuma amacıyla yarattığı ve detektif romanı türünde üne sahil olmasını sağlayan detektif olmasıdır. Bu tezin amacı, bu ünlü detektifin başlangıcını ve sonunu, diğer bir deyişle, Poirot'nun kurmaca yaşamı boyunca çözdüğü ilk ve son vakayı incelemektir. Tezde bağlam incelemesi yönteminden yararlanılarak Christie'nin iki romanı ayrıntılı bir biçimde incelenecektir. İlk roman Poirot'nun ortaya çıktığı The Mysterious Affairs at Styles, ikinci roman ise Poirot'nun sonunu gösteren Curtain başlıklı eserdir. Tezde, iki roman arasındaki farklar ve benzerlikler roman kişileri, ortam ve polisiye vakalar açısından ortaya konacaktır. Böylece, Poirot'nun başlangıcı ve sonunun ortaya konması yoluyla, Agatha Cristie'nin anlatım teknikleri ve detektif türünün sosyal sorunları nasıl ele aldığı irdelenecektir. Çalışmada, ayrıca yazarın yaşamı hakkında bilgi verilerek eserlerine nasıl yansıdığı gösterilecektir.
  • Doctoral Thesis
    Modernist Şiiri İnşa Etmek: Ezra Pound'un ve T. S. Eliot'ın Şiirlerinde Londra'nın Ulusaşırı Temsilleri
    (2018) Alta, Seda Şen; Elbir, Nüket Belgin
    Tarih boyunca Londra, İngiliz edebiyatında birçok yazarın eserlerinde betimlediği ve çoğu kez bir sembol olarak kullandığı bir kent olmuştur. Küçük bir tüccar kasabası olarak kurulan Londra'nın, çokuluslu bir metropole dönüştüğünde edebiyat metinlerindeki işlevinin ve taşıdığı anlamların da değişime uğradığı görülmektedir. Kent, yazarların betimlemeleri sayesinde yeni anlamlar kazanırken, öte yandan da kentte meydana gelen çeşitli değişiklikler kentin görünüşünü ve dolayısıyla yazarların kenti eserlerinde kullanma biçimlerinin değişmesine neden olmaktadır. Diğer bir deyişle, edebiyat ile kent arasında yakın bir ilişki bulunduğu görülmektedir. Bu bağlamda yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren çağdaş kuramcı ve eleştirmenler kent anlatısı içeren edebi eserleri mekân odaklı okuma yöntemleriyle incelemeyi önermişlerdir. Ayrıca bu eleştirmenler bir kentin bir metne dönüşebileceğini, edebi metinlerdeki kent anlatısının ise okuyucunun zihninde kenti yeniden kurabileceği ve yaratabileceği, anlatım yöntemlerine göre yazarın kent ile ilgili izlenimleri değiştirebileceği ve hatta şehrin fiziki yapısını bile etkileyebileceği öne sürmektedirler. Söz konusu eleştirmenler, yazarların kent ile ilişkilerini konu eden edebi anlatılara kent edebiyatı, bu çerçevede kent ile ilgili şiirlere kent şiiri adını vermişlerdir. Bu yöntem, şiirlerdeki kent imgelerinde kentteki tarihsel, toplumsal ve ideolojik değişimlerin tespit edilebilmesinin yanı sıra modernizm gibi edebiyat akımlarının ve bu akımların içinde yer alan yazarların ve eserlerinin de mekân odaklı okumalarının yapılabilmesini sağlamıştır. Ayrıca mekânsal eleştiriyi savunan eleştirmenler kentin yerlisi olan yazarlar ile yabancı yazarların kenti farklı yöntemlerle betimlediklerini öne sürmüşlerdir. Bu tezde, yukarıda belirtilen mekân odaklı eleştiri yöntemleri ışığında, birçok eserlerinde Londra kentini konu ve izlek edinen Amerikalı asıllı modernist şairler Ezra Pound ve T. S. Eliot'ın Londra'yı temsil etme biçimleri incelenecek ve bu iki şairin Londra temsillerini, Londra'nın daha önceki edebi temsilleriyle nasıl bir araya getirerek modernist şiir tekniklerini oluşturmada kullandıkları tartışılacaktır. Kenti bir yabancının gözünden anlatarak, ulusaşırı bir bakışla eski ve yeniyi kaynaştıran Pound ile Eliot'ın şiirlerindeki Londra kenti imgeleri yoluyla modern dünyanın karmaşasını çeşitli yönleriyle ortaya koymaya çalıştıkları vurgulanacaktır.
  • Master Thesis
    Emily Bronte'nin Wuthering Heights (uğultulu Tepeler) ve Charlotte Bronte'nin Jane Eyre Başlıklı Romanlarının Psikanalitik Edebiyat Eleştirisi Açısından İncelenmesi
    (2019) Muhealdeen, Rasool Abdullah; Elbir, Nüket Belgin
    Emily Bronte'nin Wuthering Heights (Uğultulu Tepeler) ve Charlotte Bronte'nin Jane Eyre Başlıklı Romanlarının Psikanalitik Edebiyat Eleştirisi Açısından İncelenmesi. Bu çalışmada Ondokuzuncu Yüzyıl İngiliz yazarları Emily Bronte'nin Wuthering Heights ve Charlotte Bronte'nin Jane Eyre başlıklı romanları, Psikanalitik Edebiyat Eleştirisi bağlamında, Sigmund Freud'un kişilerin davranışlarını önemli ölçüde etkileyen psikolojik etkenler kapsamında ortaya koyduğu savunma mekanizmaları kavramı ışığında incelenmektedir. İncelemenin yöntemi, söz konusu iki romanda savunma mekanizmalarının nasıl kullanıldığının araştırılmasıdır. Çalışmanın amacı, bu iki önemli yazarın romanlarının farklı bir bakış açısıyla değerlendirilmesine katkıda bulunmaktır. Bu amaçla, Wuthering Heights ve Jane Eyre romanlarındaki başlıca roman kişilerinin romanda betimlenen tutumlarını ve davranış biçimlerini belirleyen savunma mekanizmaları incelenmektedir. İnceleme, iki romanın kahramanları olan Catherine Earnshaw, Heathcliff, Jane Eyre ve Mr Rochester adlı roman kişilerinin roman boyunca davranışları yoluyla sergiledikleri savunma mekanizmalarını ele almakta ve aralarındaki benzerlik ve farklara dikkat çekmektedir. Çalışmada ayrıca, romanların yazarları Bronte kardeşlerin bu karakterleri yaratma süreçlerini ve karakterlere yükledikleri özellikleri etkilediği varsayılan savunma mekanizmaları da dikkate alınmakta ve roman kişilerinin davranışlarını yazarların yaşamları ve kişilik özellikleri açısından tartışan bir değerlendirme sunulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Psikanalitik Edebiyat Eleştirisi, Savunma Mekanizmaları, Sigmund Freud, Emily Bronte, Wuthering Heights, Charlotte Bronte, Jane Eyre.
  • Master Thesis
    Gotik kadın kahramanların evrimi: Ann Radcliffe'in Sicilyada bir Aşk Hikayesi ve Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeleri
    (2023) Temel, İrem Ece; Elbir, Nüket Belgin
    Onsekizinci yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkışının ardından gotik edebi yazın türü, birçok alt-edebi türe zemin hazırlamış olup, türün kendisi de kendi içinde birçok alt türe bölünmüştür. Gotik türünün en yaygın alt türlerinden biri kadın gotiktir. Bu romanların olay örgüsü kadınların durumunu tasvir etmek için gotik gelenekleri kullanır ve mutlu bir sona ulaşmadan önce erkek kötülüğüne maruz kalması gereken bir kadın kahramana odaklanır. Bugün on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllar arasında kadınlar tarafından yazılan gotik romanlar, feminist eleştirmenler tarafından kadın gotik romanları olarak görülmektedir. Erkek gotik romanlarının birçoğunda, gotik kadın kahramanın tasviri, kadın yazarların tasvirinden farklıdır. Bu nedenle gotik kahramanların tasviri, yazarın cinsiyetine bağlı olarak eleştirmenler tarafından farklı biçimde değerlendirilmektedir. Kadın gotik edebiyatının en önemli öncülerinden birinin de yazar Ann Radcliffe'tir. Radcliffe, romanlarının çoğunda gotik kadın kahramanlar canlandırarak kendine özgü bir üslup yaratmıştır. Birçok kadın yazar da Radcliffe'in gotik hikâyeyi kendine özgü anlatım biçiminden ilham almış ve kendi kadın kahramanlarını yaratmışlardır. Gotik roman geleneği, on dokuzuncu yüzyılda da devam etmiştir. Emily Bronte de Uğultulu Tepeler (1847) romanında kendi gotik kadın kahramanını yaratmıştır. Bu çalışmanın konusu, iki kadın yazarın romanının karşılaştırmalı olarak incelenmesi ve farklı tarihsel dönemlerde yazılmış olmalarının öneminin değerlendirilmesidir. Bu iki romanda tasvir edilen gotik kadın kahramanların karşılaştırmalı incelemesi, kadın gotik türünün değişimini göstermesi açısından önemlidir. Bu tez, incelenen romanlardaki gotik kadın kahramanların betimleme biçimini karşılaştırarak, kadın gotik geleneğinin farklı dönemlerde yazılmış romanlardaki özelliklerini incelemekte ve bir değerlendirme sunmaktadır.
  • Master Thesis
    Kelimelerin Sis Perdesi: Elizabeth Bowen And Samuel Beckett'in Seçilmiş Kısa Öykülerinde Belirsizlik ve Kendiyle Çatışma
    (2024) Büyüktelli, Rüveyda; Elbir, Nüket Belgin; Elbir, Nüket Belgin; Elbir, Nüket Belgin; Department of English Language and Literature; Department of English Language and Literature
    Bu tez çalışması, Elizabeth Bowen ve Samuel Beckett'in İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, savaşın travmatik etkileri altında yazdıkları kısa öykülerini, savaş dönemindeki zaman ve mekân algısının yanı sıra, günlük yaşamlarında meydana gelen 'askıya alma' ve dönemin yol açtığı belirsizlikten ortaya çıkan 'kendiyle çatışma' temaları üzerinden incelemektedir. Savaş döneminde, tarafsız olan anavatanları İrlanda'da yaşamak yerine savaştan en çok etkilenen iki Avrupa başkentinde -Londra ve Paris'te- yaşamış ve eserlerini yazmış olan bu iki yazarın, eserlerinde savaşın yol açtığı belirsizliği, duraksamayı ve aynı anda hem İrlandalı kökenlerini koruyup hem de ulus ötesi bir yaklaşımla savaş döneminin bireyde ve kolektif olarak toplumda bıraktığı silinmez tarihî, politik, sosyal ve kültürel izleri ve hisleri erken modernizmin estetik anlayışlarını kullanarak yansıtmaları, bu eserlerin aynı zamanda 'late modernism' (geç modernizm) bağlamında incelenmesine olanak sağlamıştır. Bu tezin öne sürdüğü bir diğer sav ise, kısa öykünün 'fragmented' (parçalı) anlatım biçiminin savaş dönemi belirsizliklerini, bu dönemdeki yaşamın askıya alınmış (suspended) ve kırılgan ve değişken (provisional) yanlarını incelemek için en uygun edebi tür olduğudur. Bowen'ın İrlandalı yazarlara ilişkin, 1941'de Woolf'a yazdığı mektubunda atıfta bulunduğu bir ifade olan 'smoke-screen use of words' (kelimelerin sis perdesi arkasından kullanılması) da hem Bowen'ın hem de Beckett'in savaş döneminde yazdıkları kısa öykülerinde kullanılan bir yazım şekli olarak öne çıkmaktadır. Her iki yazarın da bu döneme ait eserlerinde dönemin tarihi, politik ve toplumsal kaygılarını bireysel kaygıların ardında gizlemeleri ise İrlandalı kimliklerinin yol açtığı arada kalmışlığın yanı sıra, savaş döneminin belirsizlikleri ve iki yazarın da savaş dönemindeki kısa öykülerinde geç modernizmin edebi özelliklerinin bulunmasıyla ilişkilendirilmiştir. Anahtar Sözcükler: Bowen, Beckett, İkinci Dünya Savaşı, 'geç modernizm', askıya alma
  • Master Thesis
    Taşra romanlarında komedi:Bayan Gaskel'ın Cranford, Margaret Oliphant'ın Miss Marjoribanks, Anthony Trollope'un The Small House at Allington
    (2019) Gün, Buse; Elbir, Nüket Belgin
    1848-1870 yılları arası İngiltere'de Viktorya döneminin ortalarına denk gelmektedir. Bu dönem Erken Viktorya dönemi ile kıyaslandığında daha sorunsuz ve nisbeten huzurlu ve refah içinde geçen bir dönem olarak bilinmektedir. Endüstriyel Devrim ile birlikte makineleşme ve sanayileşme hızlandığında bu iki önemli gelişmenin getirdiği olmusuzluklar dikkatleri daha sorunsuz bir bölge olan taşraya çekmiştir. Endüstriyel Devrim'in getirisi olan raylı sistemin yapılması ise seyahat etmeyi kolaylaştırdığından bu bölgelere ulaşım kolaylıkla sağlanmıştır. Bu tezde Elizabeth Gaskell'ın Cranford, Margaret Oliphant'ın Miss Marjoribanks ve Anthony Trollope'un The Small House At Allington romanları mekan olarak taşrayı seçen romanlar olarak işlenmiştir. Buna ek olarak mizahın bu dönem romanlarında dönemin getirdiği zorlukları yumuşatmak ve daha kolay üstesinden gelmek amacıyla kullanıldığı gözlenmiştir. Bu tezde işlenen üç roman da taşra romanlarının özelliklerini taşıyan eselerdir. Romanların geçtiği yerler, çevrelerindeki büyük kentlerden yalıtılmış izlenimi uyandırmaktadır. Ayrıca, bu yerlerde yaşayan kişiler Endüstri Devrimi'nin meydana getirdiği büyük değişime direnmektedirler. Romanlarda bu direnç bir mizah unsuru olarak betimlenmekte, böylece yazarlar bir yandan değişimin kaçınılmazlığını vurgulamakta, öte yandan da sanayileşme sonucunda yitirilen geleneksel yaşam tarzlarına ve geleneksel değerlere duyulan özlemi sezindirmektedirler.
  • Doctoral Thesis
    Viktorya Dönemi Romanı Alt Türlerinde Toplumsal Cinsiyet Konusunun Jinoeleştirel Yaklaşımla İncelenmesi: Charlotte Bronte'nin Jane Eyre, Elizabeth Gaskell'ın North And South, Mary E. Braddon'ın Lady Audley's Secret Adlı Romanları
    (2022) Al-khafaf, Zied; Elbir, Nüket Belgin
    AL-KHAFAF, Ziead. ―Viktorya Dönemi Romanı Alt Türlerinde Toplumsal Cinsiyet Konusunun Jinoeleştirel Yaklaşımla İncelenmesi: Charlotte Bronte'nin Jane Eyre, Elizabeth Gaskell'ın North and South, Mary E. Braddon'ın Lady Audley's Secret Adlı Romanları‖, Doktora Tezi, Ankara, 2021. İngiliz kadın roman yazarları, özellikle on dokuzuncu yüzyılın başından itibaren, kadınların özel yaşam ile toplumsal yaşam alanları arasındaki karşıtlığı aşmak için verdikleri mücadeleyi ve çabalarını betimleyen, edebi niteliği yüksek, çok sayıda eser yayımlamışlardır. Bu tezin kuramsal çerçevesini oluşturan ―jinoeleştiri‖ kuramının sahibi Amerikalı kuramcı ve eleştirmen Elaine Showalter'a göre, kadınların deneyimleri tarih anlatılarının çoğunda önemsizleştirildiği, hatta kimi zaman tamamen göz ardı edildiği için, kadın yazarların eserleri kadınların yaşamları ve deneyimleri konusunda bilgi edinmek açısından son derece değerli birer kaynak olabilir. Bu görüşten hareketle bu tezde, on dokuzuncu yüzyıldan üç kadın yazarın, söz konusu dönemde gelişen farklı roman türlerinde yazılmış birer eseri incelenmektedir. Bu eserler, Charlotte Bronte'nin Jane Eyre, Elizabeth Gaskell'ın North and South, Mary E. Braddon'ın Lady Audley's Secret adlı romanlarıdır. Tezin amacı, romanlarda kadın karakterlerin nasıl temsil edildiğini incelemek; aynı zamanda, farklı türlerin biçim ve içerik özelliklerinin yazarlara ne gibi olanaklar sağladığını araştırmaktır. Showalter'ın kuramından, kendisinin önerdiği kültürel model bağlamında yararlanılarak yapılan inceleme sonucunda, kadın yazarların ―yumuşatılmış‖ olarak tanımlanabilecek bir söylem tercih ettikleri saptanmıştır. Elizabeth Gaskell'ın North and South, bir ―sanayi romanı‖ olarak, kadın ve erkek işçilerin çalışma koşullarına odaklanmakta, böylece kadın karakterlere toplumsal yaşam içinde daha geniş bir alan açmaktadır. Charlotte Bronte'nin Jane Eyre, ―bildungsroman‖ türünde bir roman olarak, kahramanı Jane'in kişisel gelişimine ve olgunlaşma sürecine vurgu yapmakta ve böylece, kadınlara biçilmiş geleneksel rollerin dışına çıkabileceğini göstermektedir. Mary E. Braddon'ın Lady Audley's Secret adlı romanı ise, ―sansasyon romanı‖ özelliği ile, fiziksel güzellik gibi geçici değerlere önem vermenin yanlışlığını ortaya koyarak kadın karakterlerinin insan yönlerini öne çıkarmaktadır.ii Anahtar Sözcükler: jinoeleştiri, toplumsal ve özel yaşam, gelişim romanı, sansasyon romanı, sanayi romanı.
  • Master Thesis
    Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe ve William Golding'in Sineklerin Tanrısı'ında Bireysellik Kavramının Karşılaştırılmalı Bir Çalışması
    (2023) Kalkan, Fatmanur; Elbir, Nüket Belgin
    Bu çalışma birey ve bireysellik kavramlarını bir ada ortamı içerisinde, birey kavramının değişimini ve sunumunu farklı yazarların bakış açısıyla karşılaştırmalı olarak incelemeyi amaçlamaktadır. Amaç, modernleşme sürecinin tarihsel çerçevesi içinde gelişen bireysellik kavramı ışığında kurgusal tasvirin önemini keşfetmektir. Roman türü İngilterede özellikle 17.yy sonu ve 18. yy başında bir tür olarak yükselmeye başlamıştır. Bir edebi tür olarak romanın yükselmesiyle İngilterede modernleşmenin başlaması neredeyse aynı zamanda meydana gelmektedir. Dönemin gelişmeleri örneğin Aydınlanma Çağı, birey kavramını farklı bir boyuta taşımakta ve ona modern anlamda değer vermeye başlamaktadır. Böylece günümüz anlamındaki modern birey kavramının başlangıcı meydana gelmeye başlamakta ve roman ise dönemin bu değişimine tam anlamıyla cevap vermeye başlamaktadır. Roman türü bireyi ve onun gerçek yaşamını, deneyimlerini kendisine konu edinecek kadar değerli görmektedir. Bireyin ve bireyselliğin önem kazanmasıyla roman sıradan insanın bireyselliğini ve bireysel deneyimlerini adeta gerçekmiş gibi ön plana çıkarmaktadır. Eğitim görmeye başlayan ve okumayı alışkanlık haline getiren, yani modernleşmeye başlayan sıradan okur, kendi yaşamıyla özleştirmeyi isteyeceği sıradan kahramanlarla roman türünün yükselişine katkı sağlamaktadır. Robinson Crusoe ve Sineklerin Tanrısı romanlarında da bireyi ve bireyselliği özellikle ön plana çıkaran Defoe ve Golding'in kullandığı ada ortamıdır. Her iki romanda da ada ortamı, romanın yeni bir edebi tür olarak bireyci yönelimi açısından önemli bir unsurdur. Ada ortamı bir mikrokozm olarak gerek somut gerek soyut anlamıyla her şekilde karakterleri test etmekte karakterlerin bireyselliklerini ve bireysel deneyimlerini sunmaktadır. Böylece tezin sonuç bölümünde iki roman arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları bir ada ortamı içerisinde karakterlerin bireyselliği ve bireysel temsili açısından önemi üzerine bir değerlendirme sunulmaktadır.
  • Doctoral Thesis
    Modern İngiliz Detektif Romanında Türe Özgü Yapıların Yıkılması, Cinsiyet ve İdeoloji İlişkisi
    (2020) Güneş, Mustafa; Elbir, Nüket Belgin
    Polisiye türü ve polisiye romanın genelde edebi türe özgün bir formül ve çerçeve içerisinde yazıldığı düşünülür. Ancak, bu tezin amacı, 1970'li yıllardan sonra, klasik polisiye roman yazınında, cinsiyet ve ataerkil ideoloji ile bağlantıları olan ciddi bir yol ayrımı yaşandığı savını araştırmak ve mümkünse ispatlamaktır. P.D. James'in kadınların profesyonel tercihleri ve gelişimlerini engelleyen sınırları sorgulayan ve yıkmaya çalışan 1970'lerin 'yeni kadın' kavramını örnekleyen detektif figürünü resmettiği Kadınlara Göre Değil (1972) adlı kitabıyla başlayan bu edebi yol ayrımı, Martin Amis'in, özellikle kurgusal detektifin geleneksel karakter tasviri, dilin daima polisiye türüne özgü bir biçimde kullanılışı, gerilimin her zaman tepe noktasına ulaştığı ve çözümlendiği alışılagelmiş anlatım tarzı, ve suçun hep benzer türde ve özellikte olması ve sonuçlarının hep aynı şekilde cezalandırılması gibi polisiye roman türüne has klişeleri yıktığı ve aynı zamanda polis teşkilatında çalışan bir kadın detektifin bu maskülen ortamda var olmasının zorluklarını ve belki de imkansızlığını ele alan Gece Treni (1997) gibi eserlerle devam eder. Graham Swift'in Günyüzü (2003) adlı romanı bu tartışmaları hem daha ileri noktalara taşır hem de türe özgü bilindik anlatı yapılarını alt üst eder ve bu edebi alt üst olma, klasik polisiye romanlarındaki tipik 'kurtarıcı' detektif figürünün de alt üst edilmesiyle paralel olarak verilir. Swift'in romanında detektif figürü, toplumu işlenen suçtan kurtarmak istemeyen veya bu yeteneğe sahip olamayan ve suçun bozduğu düzenin yeniden kurulmasını sağlayamayan ya da bu konularla ilgilenmeyen bir anti-kahramana veya anti-detektife dönüştürülür. Aynı doğrultuda klasik detektif figürünün geleneksel azami otoritesi ve polisiye romanda alışılagelmiş tasvir eden 'erkek bakışı' gücünü ve otoritesini, özellikle kadınlar karşısında, kaybetmiş olarak resmedilir. Çalışmada ele alınan üç romanın, polisiye türüne özgü yapıları yıkmasının geleneksel kadın ve erkek ilişkilerinin ve toplumdaki tipik rollerinin sorgulamasıyla paralel olduğu görülür.