Search Results

Now showing 1 - 5 of 5
  • Article
    “gezi Parkı” Muhalefeti ve Çevreci Demokrasi
    (Bilim ve Teknoloji, 2013) Yılmaz Turgut, Nükhet
    Çoğulcu ve temsili demokrasi ‘halkın halk tarafından halk için yönetimi’ demek olan demokrasi kavramının günümüzdeki klasikleşmiş algılamasını yansıtmaktadır. Temsili yönetimin anlamı, doğrudan halk tarafından yönetimin gerçekleşmesinin -bazı istisnalar dışında- imkânsızlığı yüzünden, halkın kendi seçtiği temsilciler aracılığıyla yönetilmesidir. Tek adama tek oy ifadesiyle özetlenen seçme hakkı kullanılarak yapılan bu seçimlerin ortaya koyduğu ilk temel gerçek de halkın “asıl”, temsilcilerin ise “vekil” konumunda bulunduğu ve bunların halkın kendilerine verdiği “görevi” halkın menfaatine uygun şekilde yapmakla zorunlu olduklarıdır. Demokrasiye saygılı ülkelerde, yöneticilerin ve tüm vekillerin, değil hukuka aykırı davranma, halkın beklentilerini önemsememe halinde dahi özür dilemeleri ve istifa etmeleri şeklindeki demokrasi geleneği bu temel gerçekten kaynaklanır. Anayasamızdaki “Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeleri seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün milleti temsil ederler” hükmü de (md.80) aynı gerçeğin bir yansımasıdır.
  • Article
    “iklim Davaları”nın Ardındaki Hukukçu Desteği: Oslo İlkeleri
    (Bilim ve Teknoloji, 2015) Yılmaz Turgut, Nükhet
    HUKUKÇULARIN ÇEVREYİ KORUMA GİRİŞİMLERİ: Dünyanın çeşitli yörelerinden hukukçular, değişik görev alanlarındaki konumlarıyla, yaklaşık elli yıldır çevreyi koruma mücadelesi vermektedir. Kuramsal düzeyin yanı sıra pratikte de yoğunlaşan bu çabaların odak noktası,“yerleşik hukuk anlayışını ve bunu yansıtan hukuki düzenlemeleri, çevrenin korunması yönünde işlevsel kılmak ve çevre korumaya uygun, gelenekseli sorgulayan, yepyeni kuralların kabulünü sağlamak” şeklinde özetlenebilir. Son yıllarda bu mücadele iklim değişikliği konusunda yoğunlaşmıştır. Bunun ana nedeni, başlangıçta pek önemsenmeyen bu sorunun hem “insan kaynaklı olduğunun” hem de önlem alınmazsa tüm canlı yaşamına yönelik “ciddi tehlikeler” yaratacağının bilim çevrelerince kabulüdür. Bu tür çabaların özellikle yine son yıllarda yoğunlaştığı boyutlardan birisi de “yargı organları aracılığıyla devletleri harekete geçirmektir”. Bunun nedeni de sorunun ciddiyetinin netleşmesine karşın, devletlerin buna uygun düzenleme ve uygulamaları, Yasama ve Yürütme düzeyinde yapmamalarıdır. İşte Oslo İlkeleri hukukçuların çabalarının yeni örneklerinden birisi olarak bu evrensel gerçekler temelinde hazırlanmış olup “iklim davaları” için de gerekli verileri sağlamaktadır.
  • Article
    Çevreyi Koruyucu Çok Taraflı Uluslararası Sözleşmelerin Özgünlüğü Ülkemizde de Dikkate Alınmalıdır
    (Bilim ve Teknoloji, 2014) Yılmaz Turgut, Nükhet
    Özgünlük-Ortak Soruna Ortak Çözüm: Uluslararası-bölgesel-ulusal gelişmeler çevre koruma alanındaki özgünlüğü açıkça göstermiştir. Bu özgünlük kimi hallerde ve belli ölçüde insan hakları konusunu diğer alanlardan farklı ve özel kılan durumla örtüşmekte, bazı durumlarda ise bunun da ötesine geçmektedir. Özgünlük, temelde birbirine bağlı iki gerçekten kaynaklanır: Çevre sorunlarının evrensel niteliği nedeniyle olumsuz sonuçlardan hiçbir kişi ya da devletin kaçamayacağı ve bu sorunlarda, dereceleri farklı olmakla birlikte, herkesin payı olması. Bu gerçekler sorunun çözümü için ulusal, bölgesel ve evrensel adımların birlikte atılmasını zorunlu kılmıştır. Bunun somut anlamı, bütün devletler ve toplumlar için ortak bir ilgi ve menfaat alanı oluşturan bu konuda herkese yükümlülükler getirilmesinin ve herkesin bunlara uymasının kaçınılmazlığıdır. Ortak bir soruna getirilecek ortak çözümler yine herkesin menfaatine olacaktır. Çevreyi korumayı amaçlayan çok taraflı sözleşmeler (kısaca ÇS) de Birleşmiş Milletler düzeyinde veya bölgesel düzeylerde hazırlanmak suretiyle önemli sayıda ülkeyi ortak sorumluluğa kattığından bu özgünlüğü yansıtmaktadır. Uluslararası hukukta erga omnes (herkese yönelik) diye adlandırılan böyle durumlarda devletlerin yükümlülükleri de bir ya da birkaç devlete değil, uluslararası topluluğa yöneliktir. Bu şekilde erga omnes sayılan bazı konular zaman içinde ıus cogens (buyruk kural) haline de gelmiş olup, uluslararası hukukun baskın normu olmaları nedeniyle, bunlara aykırı andlaşma hükümleri geçersiz sayılmaktadır. Bu iki kavramın örtüştüğü insan haklarının tipik örnekleri kölelik, ırk ayırımcılığı, işkence, korsanlık ve soykırım yasağıdır. İşte aynı yönde evrensel bir gelişim çevrenin korunmasında da mevcuttur. Kaldı ki yaşanacak bir çevre kalmaması durumunda başta yaşam ve sağlık hakkı olmak üzere insan haklarının varlığından bahsedilemeyeceği gerçeği çevreyi korumanın önemini, bu gerçeği yansıtan somut durumlarda, insan haklarının önüne geçirmektedir.
  • Article
    NANOTEKNOLOJİ ÜRÜNLERİ ZARARLI MI ?
    (Bilim ve Teknoloji, 2012) Yılmaz Turgut, Nükhet
    Teknolojilerin iki yüzü: Nanoteknoloji, iletişim teknolojisi ve biyoteknolojinin ardından, şimdilerde küresel gündemde olup bunun da çıkış noktasında yaşamı kolaylaştırma ve bireysel mutluluğu arttırma savı ve sağlanacak yararlara (nimetlere) odaklanma vardır. Hepsinde de madalyonun öbür yüzü olan riskler (külfetler) sonradan ele alınmaktadır. Somutlaştırılırsa, iletişim teknolojisinin “uzakları inanılmaz ölçüde yakınlaştıran” faydasının, baz istasyonlarının insan-çevre sağlığındaki risklerini gösteren, elektromanyetik kirlilik (EMK) pahasına olduğu çok geçmeden anlaşılmıştı ve sorun hâlâ gündemdedir. Biyoteknoloji kapsamında, dünya nüfusu için, açlığa çözüm ve gıda geleceğinin güvencesi olarak kucak açılan, genetiği değiştirilmiş ürünlerin (GDO), insan-çevre sağlığındaki riskleri de yine çok geçmeden görülmüş olup sorun hâlâ gündemdedir. Aynı tablo bu kez nanoteknoloji bağlantılı riskleri gösteren nanokirlilik nedeniyle küresel gündemdedir. Buradaki riskleri diğerlerinden daha vahim kılan gerçek ise nanoürünlerin insan yaşamının çok yaygın alanlarında kullanıma sunulması ve yepyeni ve karmaşık riskler içermesidir.
  • Article
    ÇEVRE KANUNUNA EKLENEN ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRMESİ MUAFİYETİNE İLİŞKİN HÜKMÜN ANAYASAYA AYKIRILIĞI
    (Bilim ve Teknoloji, 2014) Yılmaz Turgut, Nükhet
    Hüküm ve amacı: Çevre Kanununa (ÇK) Mayıs 2013’de şu geçici madde eklenmiştir : “23/6/1997 tarihinden önce kamu yatırım programına alınmış olup, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla planlama aşaması geçmiş ve ihale süreci başlamış olan veya üretim veya işletmeye başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesisler Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır”. Esasen muafiyete ilişkin bir hüküm 1993’deki ilk Çevresel Etki Değerlendirmesi(ÇED) Yönetmeliğinde getirilmiş ve sonraları çıkarılan bütün ÇED yönetmeliklerinde de bazı içerik değişiklikleriyle ama yine 1993 tarihi esas alınarak yer almıştır. Hükümet bu kez, özellikle İstanbul’da üçüncü köprü gibi projeleri istediği şekilde yapabilmek için, bu hükmü doğrudan kanuna ekleyerek hukuken daha güvenceli hale getirmek istemiştir. Üstelik muafiyetteki zaman aralığını da önce, ÇK değişikliğinden bir ay kadar önce yaptığı yönetmelik değişikliğiyle artırmış, sonra aynı tarihi ÇK’na eklediği hükümde esas almıştır. Akabinde de aynı geçici hükmün “kanuni kapsam dışı projeler” başlıklı ayrı bir geçici madde olarak yer verildiği mevcut ÇED Yönetmeliği yayımlanmıştır (3 Ekim 2013). İşte kanuna, belli bir amaçla ve serüvenli bir şekilde eklenen bu olumsuz madde Anayasa Mahkemesi tarafından haklı olarak iptal edilmiştir. İptale ilişkin açıklama 3 Temmuz 2014’de yapılmış olmakla beraber henüz karar yayımlanmamış olduğundan gerekçede nelere dayanıldığı belli değildir. İptal kararının, ülkemizde henüz gerektiği gibi anlaşılmamış ve yerleşmemiş olan, çevre hukuku açısından geleceğe yönelik olarak yararlı sonuçlar yaratbilmesi gerekçenin içeriğinin iyi yazılmış olmasına bağlıdır.