Search Results

Now showing 1 - 9 of 9
  • Article
    İnsan Kafasındaki Dokuların Öziletkenliklerin Kestirimi İçin Kullanılan İstatistiksel Kısıtlı Minimum Ortalama Hatalar Karesi Algoritmasının Kaynak Yerelleştirimine Etkisi
    (2012) Şengül, Gökhan; Baysal, Uğur
    EEG ve/veya MEG ölçümleri verildiğinde, insan beynindeki aktif kaynakların bulunması\"EEG/MEG biyoelektromanyetik ters problemi\", \"aktivite kaynağının belirlenmesi\" ya da\"kaynak yerelleştirimi\" (source localization) olarak tanımlanır. Tipik bir kaynak yerelleştirimisistemi EEG/MEG ölçümlerinin yanısıra hastanın/deneğin kafasına ait geometri bilgisine,elektriksel kaynak hakkındaki ön bilgiye, ölçüm elektrotlarının sayısına ve bu elektrotların üçboyutlu uzaydaki konumuna ve kafa modelinde yer alan dokularınöziletkenliklerine/özdirençlerine ihtiyaç duyar. Bu çalışmada insan kafasındaki dokularınöziletkenliklerini kestirmek için daha önce önerilen İstatistiksel Kısıtlı Minimum OrtalamaHatalar Karesi algoritmasının, öziletkenlik kestirimindeki başarımı benzetim çalışmaları ilehesaplanmış ve kaynak yerelleştirimine etkisi araştırılmıştır. Beyin, kafa tası ve kafaderisinden oluşan üç kompartımanlı gerçekçi bir kafa modeli kullanılarak yapılan benzetimçalışmalarında 100 farklı öziletkenlik değeri kestirilmeye çalışılmış ve kestirim hataları kafaderisi için ortalamada %23, kafatası için % 40 ve beyin için de %17 olarak hesaplanmıştır.Çalışmanın ikinci bölümünde ise literatürde verilen ortalama öziletkenlik değerlerikullanıldığında ve önerilen algoritma ile kestirilen öziletkenlik değerleri kullanıldığındaortaya çıkan kaynak yerelleştirimi hataları yine benzetim çalışmaları ile araştırılmıştır.Çalışma sonunda literatürde verilen ortalama öziletkenlik değerleri kullanıldığında 10,1 mmkaynak yerelleştirimi hatası bulunurken önerilen algoritma ile kestirilen öziletkenlik değerlerikullanıldığında ise bu hata 2,7 mm'ye inmiştir. Burada bulunan sonuçlara göre İ.K.M.O.H.K.algoritması ile kestirilen doku öziletkenlikleri kullanıldığında kaynak yerelleştirimi konumhatasında ortalama öziletkenlik kullanılması durumuna göre %73,07'lik azalmagörülmektedir. Sonuç olarak kaynak yerelleştirimi uygulamalarında İ.K.M.O.H.K. algoritmasıile kişiye özgü olarak elde edilen doku öziletkenliklerini kullanmak, ortalama öziletkenlikkullamaya kıyasla hata oranlarını azalttığı sonucuna varılabilir.
  • Article
    4b Fmrı Tabanlı Alzheimer Hastalığının Ön Tespiti için 3b-capsnet ve Rnn Modellerinin Kullanılması
    (2024) İsmail, Ali; Dalveren, Gonca Gökçe Menekşe
    Alzheimer hastalığının (AH) ilerlemesinin erken tahmini, bilişsel gerilemenin daha etkili bir şekilde yavaşlatılmasına yardımcı olabilmektedir. Dinlenme durumu fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (dd-fMRG) kullanılarak otomatik AH tanısı için evrişimli sinir ağlarına (ESA) dayalı farklı yöntemlerin uygulanmasına yönelik çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalarda tanıtılan yöntemler iki büyük zorlukla karşılaşmaktadır. Birincisi, fMRG veri kümeleri küçük boyutta olduğundan aşırı uyum gözlemlenebilmektedir. İkincisi, fMRG oturumlarının 4 boyutlu (4B) bilgilerinin verimli bir şekilde modellenmesi gerekmektedir. Çalışmalardan bazıları, derin öğrenme yöntemlerini, 4B bilgiyi modellemek için fMRG verilerinden oluşturulan fonksiyonel bağlantı matrislerine veya ayrı 2B dilimler veya 3B hacimler olarak fMRG verilerine uygulamıştır. Ancak bu durumun her iki yöntem türünde de bilgi kaybına neden olduğu gözlemlenmiştir. Bu çalışmada, AD tanısı için fMRG verilerinin uzay-zamansal (4B) bilgilerini modellemek amacıyla Kapsül ağı (CapsNet) ve tekrarlayan sinir ağını (RNN) temel alan yeni bir model önerilmektedir. Önerilen modelin etkinliğini değerlendirmek için deneyler yapılmıştır. Sonuçlara göre, önerilen modelin AH’na karşı normal kontrol (NK) ve geç hafif bilişsel bozukluk (GHBB) ile erken hafif bilişsel bozukluk (EHBB) sınıflandırma görevlerinde sırasıyla %94.5 ve %61.8 doğruluk elde edebildiği görülmüştür.
  • Article
    Multipl Skleroz Hastaları için Geliştirilen Bir Grup Psikoeğitim Programının Değerlendirilmesi
    (2019) Saygılı, Dilek Demirtepe; Saygılı, Dilek Demirtepe; Demirtepe-saygılı, Dilek
    Kronik hastalıklar uzun sureli, kısıtlayıcı ve uyum gerektiren durumlardır. Bazı hastalar bu uyum sürecinde hastalıkla baş etmede zorlanır ve bunun sonucunda psikolojik sağlıkları olumsuz yönde etkilenir. Pek çok farklı kronik hastalık için psikososyal destek amaçlı müdahale programları geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı kronik bir sinir sistemi bozukluğu olan Multipl Skleroz tanısı almış hastalar için geliştirilen bir grup psikoeğitim programının geliştirilme sürecinin ve sonuçlarının değerlendirilmesidir. En az üç en çok 30 yıl önce Multipl Skleroz tanısı almış katılımcılardan oluşan üç ayrı gruba stres yönetimi, iletişim ve duygu düzenleme konularında toplam 20 oturumluk bir psikoeğitim programı uygulanmıştır. Programın sonuçlarını değerlendirmek için program bitiminde her grup için bir odak grubu görüşmesi yapılmıştır. İçerik analizi sonucunda öğrenme, sosyal destek, günlük hayata aktarma, özgüven ve terapi ilişkisi temaları ortaya çıkmıştır. Temalar değişim süreçlerinin katılımcıların bakış açısıyla detaylı olarak incelenmesini sağlamıştır. Bulgulara dayanarak benzer gruplar için geliştirilecek grup destek programlarına ve etkililik çalışmalarına katkıda bulunacak çıkarımlar yapılmıştır.
  • Article
    Citation - WoS: 2
    Citation - Scopus: 2
    The Relationship Between Lung Function, Exercise Capacity, Oxidant and Antioxidant Response in Primary Ciliary Dyskinesia and Cystic Fibrosis
    (Turkish J Pediatrics, 2024) Kartal, Yasemin; Ozel, Cemile Bozdemir; Cakmak, Aslihan; Ulu, Hazal Sonbahar; Ince, Deniz Inal; Tural, Dilber Ademhan; Sabuncuoglu, Suna; Özçelik, Uğur; Inal-ınce, Deniz; Budak, Murat; Arıkan, Hülya
    Background. There is a need to identify the complex interplay between various physiological mechanisms in primary ciliary dyskinesia (PCD) and cystic fibrosis (CF). The study investigated the interaction between respiratory function, exercise capacity, muscle strength, and inflammatory and oxidant/antioxidant responses in patients with PCD and CF. Methods. The study included 30 PCD patients, 30 CF patients, and 29 age and sex-matched healthy subjects. Exercise capacity was assessed using the modified shuttle walk test (MSWT). Handgrip strength (HGS) was used to evaluate general muscle strength. Oxidative stress-inflammatory parameters were also assessed. Pulmonary function test was performed by spirometry. Regarding the forced expiratory volume in 1 second (FEV1) 1 ) z-score, patients with PCD and CF were subdivided into normal, mild, and severe/moderate groups. Results. Forced vital capacity (FVC) z-scores were lower in PCD and CF patients than controls. FEV1, 1 , FEV1/ 1 / FVC, peak expiratory flow (PEF), and forced mid expiratory flow (FEF 25-75% ) z-scores were lower in PCD than in the other groups. HGS was lower in both mild PCD and normal CF patients relative to the controls. MSWT distance was lower in severe/moderate PCD patients than controls. Catalase (CAT), glutathione S-transferase (GST), glutathione peroxidase (GPx), and malondialdehyde (MDA) levels did not differ significantly among the study groups, but superoxide dismutase (SOD) level in severe/moderate PCD, and glutathione (GSH) level in normal CF were higher than in controls. Interleukin-6 (IL-6) level was higher in patients with normal PCD and CF compared to the controls. IL-1 beta level was higher in PCD compared to controls. Additionally, correlations among these parameters were also determined in some patient groups. Conclusion. Homeostasis related to respiratory function, aerobic performance, muscle strength, inflammatory response, and oxidant/antioxidant balance were affected in PCD and CF. Evaluating these mechanisms together may contribute to elucidating the pathophysiology of these rare diseases.
  • Article
    Bası Yaralarında Bakım Verenlerin Hastalıkla İlgili Farkındalık Düzeyi
    (2023) Seyhan, Nevra; Dursun, Ali Doğan
    Amaç: Bası yaralarında hastaların birebir bakımını üstlenen kişiler hastaya etkili ve kaliteli bakım sağlayabilmeleri için hastalıkla ilgili yeterli bilgi sahibi olmalıdır. Bu çalışmanın amacı bası yarası hastalarına bakım verenlerin hastalıkla ilgili bilgi seviyesini ve farkındalık derecesini belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Sağlık Bakanlığı Evde sağlık hizmetleri birimi bünyesinde takip ve tedavisi yapılan 120 bası yarası hastasına birebir bakım verenler çalışmaya dahil edilmiştir. Bakım verme süresi 1 yıldan az olanlar çalışmaya dahil edilmemiştir. Bakım verenlere sosyo-demografik özelliklerini ve bası yaraları hakkındaki bilgi ve farkındalık düzeylerini belirlemeye yönelik 10 sorudan oluşan anket uygulandı. Bulgular: Bası yarası bakımı yapan kişilerin yaş ortalaması 40,57 idi (min 19-maks 74). Bakım verenle- rin %76,7’sinin (92 kişi) eğitim seviyesi ortaokul ve altındaydı. Bakım verenlerin bası yaralarına yönelik bilgi düzeylerinin ortalaması 43,33±13,68 puan olarak belirlendi. Bası yarası bakımı yapan kişilerin bilgi ve farkındalık düzeyi ortalama puanı, toplam puan ortalamasının (50 puan) altındaydı. Anket sorularına verilen doğru cevap oranları düşüktü. Bası yarası bakımı yapan kişilerin cinsiyet ve yaşlarına göre bası yarasına ilişkin bilgi ve farkındalık düzeyleri arasında anlamlı farklılık görülmedi (p>0,05),ancak bakım verme süresi ile bilgi ve farkındalık düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmaktaydı(p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada katılımcıların bası yarasına ilişkin bilgi ve farkındalık düzeylerinin düşük olduğu görülmüştür. Bakım verenlerin hastalık hakkındaki bilgi seviyesinin yeterli olması; dekubit ülseri oluşumunu önlemede ve tedavi süresince başarılı sonuçlar elde etmede etkili olduğu için, bu bakımı veren kişilerin eğitiminin önem arz ettiği değerlendirilmektedir.
  • Article
    Retrospective Evaluation of Childhood Central Nervous System Tumors Followed in a Pediatric Hematology Oncology Center: a Single Center Experience
    (Akad Doktorlar Yayinevi, 2024) Erdem, Arzu Yazal; Emır, Suna; Özyörük, Derya; Genç, Aslı; Yazal Erdem, Arzu
    Central nervous system (CNS) tumors are one of the main causes of cancer-related deaths in childhood. Although approximately 60% of all patients are alive 5 years after diagnosis, a sequela due to the disease and treatments are common. In this study, we aimed to evaluate the demographic, clinical characteristics, and outcomes of the childhood CNS tumors in our center. A total of 141 patients between 0-18 years who were followed up and completed their treatment in our pediatric oncology center were included. The files were reviewed retrospectively. The median age of patients was 7 years (range 1 month-17.6 years). The male/female ratio was 1.1: 1. The most common presenting symptom was headache. The median time from the first symptom to diagnosis was 1.4 months. Medulloblastoma was the most common diagnosis (n= 28, 19.9%), followed by pilocytic astrocytoma (18.4%, n= 26) respectively. Out of 141 patients, a sequela was seen in 55 (39%) patients. The relationship between high-dose radiotherapy and the development of short stature was statistically significant (p= 0.009). The patients with metastatic disease were likely to have lower survival rates than nonmetastatic disease (p= 0.001). The presence of metastasis increased the death status 6.482 times (OR: 6,482, p= 0.001). The overall 5-year survival rate of all patients was found 80%. There was an association between the histopathological subtypes and overall survival rates (p= 0.001). In the multivariate analysis, metastasis was the most important factor in survival. According to Cox regression analysis, the two most important factors affecting overall survival were the histopathological subtype and the presence of metastasis.
  • Article
    Demansta Güncel Beslenme Yaklaşımları ve Hemşirelerin Sorumlulukları
    (2024) Küçük, Emine Özer; Yüceer, Buğse; Demırtas, Ayla; Cinar, Fatma Ilknur
    Demansın erken evrelerinde meydana gelen düşünme, hafıza süreçlerindeki gerileme ve yürütücü işlevlerdeki bozulma demanslı bireylerin beslenme sürecinde birtakım sorunlara yol açmaktadır. Bu sorunlardan birisi de malnütrisyondur. Malnütrisyona bağlı meydana gelen enerji ve mikro besin eksikliği, bilişsel fonksiyonlarda meydana gelen bozuklukların daha da fazla şiddetlenmesine sebep olarak demansın progresyonunu hızlandırabilmektedir. Bu nedenle, demanslı bireylerde bilişsel faaliyetlerdeki gerileme riskinin önlenmesi ve malnütrisyonun etkili bir şekilde yönetimi çok önemlidir. Bütüncül bakım anlayışı ile 24 saat kesintisiz bakım hizmeti veren hemşireler, demanslı bireylerin beslenme durumlarının izlenmesinde ve demansı olmayan bireylerde demans gelişme riskinin azaltılmasında kilit role sahiptirler. Bu nedenle bu makalede, hemşirelerin demansın progresyonu üzerinde ciddi etkileri bulunan beslenme durumuna ilişkin farkındalık geliştirmeleri, demanslı bireyler için koruyucu ve tedavi edici yaklaşımlar konusunda kanıta dayalı rehberler ışığında bilgi sahibi olmaları amaçlanmıştır.
  • Review
    Nörojenik Yutma Bozukluğu Olan Erişkin Hastalarda Duygu Durum ve Yaşam Kalitesi
    (2020) Begen, Sena Nur; Arslan, Selen Serel
    Yutma bozukluğu; periferal ve santral sinir sistemini etkileyen travma veya hastalıklar, kas ve/veya nöromusküler kavşağı etkileyen hastalıklar olmak üzere birçok nörolojik hastalık sonucu ortaya çıkan bir tablodur. Uluslararası İşlevsellik, Engellilik ve Sağlık Sınıflandırması (ICF)hastalıkları vücut yapıları, vücut fonksiyonları, aktivite ve katılım, kişisel ve çevresel faktörler bağlamında sınıflandırmaktadır. Nörojenikyutma bozukluğu görünürde vücut yapı ve fonksiyonlarındaki yetersizlikler ile ortaya çıksa da kişisel ve çevresel faktörlerin etkisiyle aktiviteve katılımı da kısıtlamaktadır. Halihazırda mevcut olan nörolojik problem kişilerin ruhsal durumu ve yaşam kalitesini etkileyebileceği gibiyutma bozukluğunun eşlik etmesi hem hasta, hem de aile ve bakım veren için ek bir yük oluşturmaktadır. Bu nedenle nörojenik yutma bozukluğuna yaklaşımımız hem değerlendirme, hem de tedavi aşamasında ICF kapsamında bireyi tüm yönleriyle ele almak olmalıdır. Yutmabozukluğu yönetiminde görev alan sağlık profesyonelleri kişi ve aile ve/veya bakım verenlerin duygu durumlarının ve yaşam kalitelerininolumsuz yönde etkilenebileceğinin farkında olmalı ve rehabilitasyon programı içerisinde bu konuların ele alınması gerekliliği unutulmamalıdır.
  • Article
    Covid-19 Pandemic: Depression and Sleep Quality in Hemodialysis Patients
    (2022) Yavuz, Demet; Balakbabalar, Ayse Pinar Doğru; Demirağ, Mehmet Derya; Sezer, Siren
    Introduction: Depression and sleep disturbance are prevalent comorbidities in hemodialysis patients. This study aimed to investigate the relationship between depressive mood, sleep disturbance, and the fear of COVID-19 Scale in hemodialysis patients during the pandemic process. Material and Method: 116 hemodialysis patients followed up in our clinic and volunteered were included in the study. The socio- demographic characteristics of the patients and the laboratory test results studied in their routine follow-ups were obtained from the file records. Beck Depression Inventory (BDI), Pittsburgh Sleep Quality Index (PSQI), and the Fear of COVID-19 Scale (FCV-19S) were applied through face-to-face interviews. Results: 116 patients (70 males, 46 females) with a hemodialysis duration of 40 months (13-295) and age of 60.2±13.3 years were included in the study. The patients were divided into two groups according to their PSQI score as good sleeper (PSQI ≤ 5, n=66) and poor sleeper (PSQI >5, n=50). When evaluated by gender 28 (56%) female patients were in the poor sleeper group (p=0.002). Dialysis time was longer, BDI score and FCV-19 scale were higher in the poor sleeper group than the good sleeper group. PSQI score was positively correlated with dialysis time (r=0.259 p=0.005), BDI score (r=0.279 p=0.002), and FCV-19 scale (r=0.304 p=0.001). In the Multiple Logistic Regression analysis established to evaluate the risk factors affecting sleep quality, BDI was determined as an independent risk factor for poor sleep (OR: 1.084, 95%CI [1.021-1.152], p=0.008). Subjects were divided into two groups according to their BDI scores as those with depressive mood (BDI score ≥ 17, n=47) (40.5%) and those without (BDI score < 17, n=69) (59.5%). Thirty-two of the cases with depressive mood were women (68.1%) (p<0.001). There was a female predominance in the depressed patient group. The economic status was worse in the depressed group compared to the non-depressed group, and the PSQI score and FVC-19 scale were higher. In addition, BDI score was positively correlated with age (r=0.225 p =0.015), female gender (r=0.473 p=0.001), poor economic status (r=0.576 p =0.001), FVC-19 scale (r=0.330 p =0.001), while negatively correlated with serum albumin level (r=-0.279 p=0.003) and serum creatinine level (r=-0.2455 p =0.008). In the Multiple Logistic Regression model established, female gender (OR: 7.857, 95%CI [2.463-25.065], p<0.001) and poor economic status (OR: 7.569, 95%CI [2,300-24,908], p=0.001) were determined as independent risk factors for depressive mood. Conclusion: Nearly half of the patients had sleep disorders and depressive mood. Patients in the depressive mood and poor sleep group had a higher FVC-19 scale. We think it would be beneficial not to ignore the increased frequency of depressive mood and sleep disorders in hemodialysis patients during the COVID-19 pandemic.