17 results
Search Results
Now showing 1 - 10 of 17
Article Jinekolojik Kanserle İlişkili Pelvik Taban Disfonksiyonlarında Güncel Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Yaklaşımlarının Etkileri(2025) Celenay, Seyda Toprak; Bengüboz, Fatma BüşraJinekolojik kanserler, kadın üreme organlarında ortaya çıkan malign tümörlerden kaynaklanan kanser tipleridir. Tedavisinde sıklıkla cerrahi tedavi, pelvik radyoterapi ve/veya kemoterapiyi içeren multimodal yaklaşımlar kullanılmaktadır. Bu tedavi yaklaşımları pelvik yapılarda anatomik, fizyolojik, nöromüsküler ve vasküler hasara neden olabilmektedir. Bu yapılarda meydana gelen fonksiyonel bozukluklar ve pelvik taban disfonksiyonları üzerinde ucuz, kolay ve yan etkileri az olan tedavi yaklaşımlarının belirlenmesi oldukça önemlidir. Bu kapsamda bu derlemede jinekolojik kanserle ilişkili pelvik taban disfonksiyonlarında güncel fizyoterapi ve rehabilitasyon yaklaşımlarının etkilerini incelemek amaçlandı. Çeşitli veri tabanlarında literatür taraması yapıldı. Çalışmada “jinekolojik kanser” ile, “pelvik taban”, “pelvik taban disfonksiyonu”, “pelvik taban egzersizleri”, “stabilizasyon egzersizleri”, “solunum egzersizleri”, “aerobik egzersizler”, “manuel tedavi”, “elektroterapi” anahtar kelimeleri kullanılarak Pubmed/MEDLINE, EBSCO, Google Scholar ve DergiPark veri tabanlarında makaleler taranmıştır. Toplam 11 makale analiz edilmiştir. Çalışmalarda egzersiz eğitimi türüne göre en çok tercih edilen pelvik taban kas eğitimi ve stabilizasyon egzersizleriydi. Çalışmalarda elektroterapi ve manuel teknikler de tercih edilmesine rağmen çalışma sayıları kısıtlıydı. Sonuç olarak büyük örneklemlerde ve jinekolojik kansere bağlı görülebilecek farklı pelvik taban disfonksiyonlarında kullanılan çeşitli fizyoterapi ve rehabilitasyon yaklaşımlarının etkilerinin araştırılacağı ileriki çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Article Menopozun Cinsel İşlev Bozukluğuna ve Depresyona Etkisi: Vaka-kontrol Çalışması(2024) Yıldırım, Fatma; Duman, Nuriye Büyükkayacı; Vural, GülşenAmaç: Bu çalışmada 45-55 yaş arası menopoza girmiş ve girmemiş kadınların cinsel işlev ve depresyon düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: Kesitsel ve vaka kontrol tipte olan bu çalışma Orta Karadeniz bölgesinde bir hastanede Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran 45-55 yaş arası, 88’i menopoza girmiş ve 88’i menopoza girmemiş olan, araştırmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan toplam 176 evli kadınla tamamlanmıştır. Araştırmanın verileri yüz yüze görüşme tekniği ile Ağustos 2018-Mart 2019 tarihleri arasında toplanmıştır. Verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu, Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda vaka ve kontrol grubundaki kadınlar sosyodemografik ve bazı özelliklerine göre benzer bulunmuş olup (p<0,05), beden kitle indeksi açısında istatistiksel olarak farklı bulunmuştur (p>0,05). Vaka grubundaki kadınların %88,6’sında, kontrol grubundaki kadınların %51,1’inde cinsel işlev bozukluğu tespit edilmiş olup, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Vaka ve kontrol grubundaki kadınların BDÖ, ACYÖ toplam ve alt puan ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Menopoza girmiş olan kadınlarda cinsel işlev bozukluğu ve depresyon görülme düzeyi menopoza girmemiş kadınlara göre daha yüksektir.Article Çoklu Gebeliklerde Poisson Modelleri ile Canlı Doğan Bebek Sayısını Etkileyen Faktörlerin Belirlenmesi(2017) Erkan, Gizem; Evkaya, Ozan; Türkan, SemraAmaç: Günümüzde yardımcı üreme tekniklerinin giderek yaygınlaşması ile çoğul gebeliklere daha sık rastlanmaya başlanmıştır. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre, ailede daha önceden ikiz gebelik olması, ileri anne yaşı, toplumsal özellikler ve canlı doğan bebek sayısı gibi faktörlerin çoklu gebelik görülme olasılığını artırdığı gözlemlenmiştir. Bu çalışmanın esas amacı çoğul gebelikleri etkileyen istatistiksel olarak anlamlı faktörleri sayım modelleri kullanarak belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada 2015 yılında Ankara ilinde çoklu gebelik tanısı konmuş gebelerin doğum sonuçlarına göre canlı doğan bebek sayısı dikkate alınmıştır. Bu amaçla, annenin yaşı, kaçıncı gebeliği olduğu, doğum yöntemi, kan grubu ve önceki doğum durumu gibi faktörlerin etkileri istatistiksel olarak sayım modelleri kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Az yayılım problemi nedeniyle Quasi Poisson ve Conway-Maxwell-Poisson (COM) regresyon modelleri kullanılmış ve bu modeller veri seti kullanılarak birbiriyle karşılaştırılmıştır. Bu karşılaştırma sonucunda, COM Poisson regresyon modelinin diğer sayım regresyon modellerine göre üstünlüğü gerçek veri seti kullanılarak gösterilmiştir. COM-Poisson sonuçlarına göre kaçıncı gebeliği olduğu, ve doğum yöntemi (özellikle sezeryan) canlı doğan bebek sayısı üzerinde %99 güven düzeyinde ve hamilenin kan grubu %95 güven düzeyinde etkilidir. Ancak sezeryan ile doğum canlı doğan bebek sayısını negative olatak etkilemektedir. Sonuç: COM Poisson yardımıyla az-yayılım probleminin çözülmesiyle birlikte, kaçıncı gebeliği olduğu ve doğum yönteminin canlı doğan bebek sayısının en iyi tahmin edicileri olduğu görülmüştür. Buna ek olarak, kan grubunun istatistiksel olarak daha düşük anlamlılık düzeyinde, bir diğer açıklayıcı değişken olduğu tespit edilmiştir.Article Laparoskopik Donör Nefrektomide Damarların ve Üreterin Mühürlenmesinde Kullanılan Teknikler ve Önemleri: Tek Merkez Deneyimi(2021) Sözener, UlaşAmaç: Bu çalışmada, donör nefrektomide bipolar mühürleme ve terminal üreterin kesilmesi yöntemimizi değerlendirdik ve güvenliğini ve etkinliğini tartıştık.Gereç ve Yöntem: Ağustos 2018 ile Ağustos 2020 tarihleri arasında laparoskopik donör nefrektomi yapılan toplam 200 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm ameliyatlar aynı cerrah tarafından aynı teknikle yapıldı. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, tahmini kan kaybı, cerrahi süreler ve postoperatif drenaj kreatinin değerleri gibi hasta değişkenlerinin tümü kaydedildi.Bulgular: Postoperatif birinci günde, postoperatif ikinci günde tekrarlanan drenaj koleksiyonundan kreatinin ölçümü yapıldı. İkinci kreatinin düzeyi kaydedildikten sonra dren çekildi. Tüm hastalarda, değerler kan kreatinin seviyeleri aralığında idi ve bu durum idrar kaçağı olmamasıyla tutarlıydı. Sızıntı olup olmadığını kontrol etmek için sistografi gibi invaziv testler yapmamıza gerek olmadı.Sonuç: Sonuçlarımız damarları kapatmak için kullanılan enerji cihazlarının, distal üreterin kapatılmasında güvenli ve etkili bir şekilde kullanılabileceğini göstermektedir.Article Analysis of the Relationship Between Clinical Features, Treatment Options and Recurrence of Patients Diagnosed With Anogenital Warts(2023) Saadet, Elif Demirci; İnal, Halil Gürdal; Seçkin, Bedreddin; Akarsu, Süleyman; İnal, GurdalAims: Our study aimed to describe the demographic and clinical characteristics of patients with anogenital warts and to investigate the relationship between treatment options and recurrence. Methods: The data of patients who were admitted to the dermatology, urology, and gynecology outpatient clinics between 2010 and 2021, and diagnosed with anogenital warts were retrospectively analyzed. Demographic characteristics of the patients, presence of other sexually transmitted diseases, anatomical distribution of warts, number of anatomical regions and warts, frequency of recurrence, type of treatment before the first recurrence, and follow-up periods were documented. Statistical analysis was performed and the results were evaluated at a 95% confidence interval and p<0.05. Results: A total of 201 patients, 181 (90%) male and 20 (10%) female, who met the study criteria, were included in the study. The ages of the patients vary between 20-67 years; the median was 31 years. The rate of the number of warts of 10 or more in patients with recurrence was found to be statistically significantly higher than in cases without recurrence (p=0.013). The recurrence rate was statistically significantly higher in patients with pubic localization (p=0.001). There was a significant difference between the number of localization regions according to recurrence status (p=0.003). The recurrence rate of patients who received cryotherapy was statistically significantly higher (p=0.002). According to the logistic regression analysis; the number of 10 or more warts increases the risk of recurrence to 2.665 times (95% CI: 1.225-5.799) (p=0.013). Cryotherapy increases the risk of recurrence to 6.243 times (95% CI: 1.786-21.828) (p=0.004). Male sex increases the risk of recurrence to 3.034 times (95% CI: 1.029-8.940) (p=0.044). Conclusion: Anogenital warts often recur even if they disappear completely after treatment. It has been observed that the recurrence is more common when the number of warts is more than 10. Recurrence may be observed more frequently in the male gender. Recurrence occurs more frequently with cryotherapy than electrocauterization. The importance of prophylactic human papillomavirus vaccination in preventing anogenital warts is emerging once again due to the high recurrence rate and prolonged treatment period.Article Yapay Döllenmede Soybağı Sorunu(2015) Yılmaz, Kumru KılıçoğluSoybağı, çocuğun ana ve babası ile olan bağını ifade eder. Türk Medeni Kanunu'muz \"Çocuğu doğuran kadın, anadır.\" düzenlemesiyle, çocuk ile ana arasındaki soybağının doğum ile kurulduğunu ifade ederek, \"kiralık anne\" uygulamasının yasal olmadığına işaret etmiştir.İnceleme konumuz olan yapay döllenmede, evli erkeğin sperminin eşi kadının rahmine enjekte edilmesine izin verilmekte; haliyle soybağı açısından bir sıkıntı doğmamaktadır. Buna rağmen; ülkemizde yasal olmayan uygulamaların başka ülkelerde gerçekleştirilmesi karşısında bir takım sorunlar karşımıza çıkmaktadır.Yapay döllenmede, sperm, kadının rahmine enjekte edilerek hamilelik gerçekleşir. Burada önemli nokta; enjekte edilen spermin kocaya ait olup olmamasıdır. Sperm, kocaya ait ise, soybağı açısından bir sorun söz konusu olmayacaktır. Ancak ülkemizde yasal olmasa da; başka erkeğin spermi ile hamile kalan kadınların varlığı inkar edilemez. Bu durumda, kocanın bu işleme rızasının olması ve olmaması açısından ikili bir ayrım yapılarak soybağının ele alınması gerekmektedir. Bu noktada, başka erkeğin spermi ile hamile kalan kadının zina yapmış sayılıp sayılmayacağı konusu da tartışmalıdır.Article Identification of Bacterial Vaginal Microbiota Via Metagenomic Approach(Galenos Publ House, 2022) Ucak, Samet; Sudagidan, Mert; Yurt, Mediha Nur Zafer; Tasbasi, Behiye Busra; Acar, Elif Esma; Tuna, Bilge Guvenc; Ozalp, Veli Cengiz; Ozalp, Cengiz; Dogan, SonerAim: The aim of the current study was to identify vaginal bacterial microbiota of 38 Turkish women using the high -throughput next -generation sequencing and metagenomic approach at different taxonomic levels from the kingdom to the species level. Materials and Methods: Vaginal swab samples (n=38) were collected in the DNA/RNA shield collection tubes at Yeditepe University Hospital, Department of Obstetrics and Gynecology in June 2021 and DNA extraction was performed by ZymoBIOMICS DNA miniprep kit. The information related to age, marital status, preliminary diagnosis and anamnesis status of patients were collected. To determine the vaginal microbiota, a metagenomic approach was applied using 16S rRNA amplicon sequencing. Results: The dominant phylum Firmicutes was followed by Proteobacteria, Actinobacteria, Tenericutes, Fusobacteria, and Synergistetes in the vaginal samples. Lactobacillus was the most abundant genus followed by Prevotella, Enterobacter, Gardnerella, and Dialister. Lactobacillus iners was dominant at the species level in vaginal swab samples, followed by Gardnerella vaginalis, Enterobacter tabaci, Prevotella timonensis, Prevotella bivia, and Lactobacillus jensenii. Canonical correspondence analysis (CCA) showed that Proteobacteria and Fusobacteria were mainly related to married/single variable with the highest percentages, whereas Actinobacteria and Tenericutes were related to age variable at the phylum level. Campylobacter , Atopobium , Enterobacter , and Lactococcus were mainly found in married/single variable with the highest percentages, whereas Anaerococcus, Streptococcus, Sutterella , and Veillonella were related to age. Moreover, CCA showed that Campylobacter ureolyticus, Lb. jensenii , and Atopobium vaginae were associated with married/single variable, whereas Lactobacillus johnsonii and G. vaginalis were found in age variable with the highest percentages at the species level. Conclusion: Vaginal diseases are still a major public health concern. The vaginal microbiota, which has been studied in more depth in recent years, has been discovered to be more complicated than previously imagined thanks to technological developments. More patient investigations are needed to confirm and develop these findings.Article Premenstrual Syndrome as a Sleep Disturbing Factor: A CrossSectional Study(2021) Önay, Övsen; Aydın, CansetObjective: To evaluate the lifestyle factors possibly related with premenstrual syndrome which were body mass index, coffee intake, smoking, regular physical exercise, and alcohol consumption, and investigate the impact of these lifestyle factors and premenstrual syndrome on sleep quality. Methods and Methods: This cross-sectional study included 265 participants, and all applied Pittsburgh Sleep Quality Index and Premenstrual Syndrome Scale questionnaires. Results: The prevalence of premenstrual syndrome among the participants was 57% (n:150). Participants with premenstrual syndrome had shorter total sleep time (p:0.001). Also, they needed longer time to fall asleep (p:0.001). The Pittsburgh Sleep Quality Index scores of the participants with premenstrual syndrome were higher than those without premenstrual syndorme (p<0.001), indicating poor sleep quality. It was observed that the participants with premenstrual syndrome had more coffee intake (p:0.040) and more regular physical activity (p:0.009), which were risk factors of premenstrual syndrome. premenstrual syndrome positivity was associated with increased poor sleep quality in both univariate and multivariate analyses (OR:5.93 95% CI: 3.46- 10.15, p<0.001; OR:5.61 95% CI: 3.19-9.88, p<0.001, respectively). The remaining variables, which were risk factors of premenstrual syndrome, didn’t have any statistically significant association with sleep quality. Conclusion: The important relation between premenstrual syndrome and sleep quality is highlighted. Relief of premenstrual syndrome complaints may lead to better sleep quality and enhancement of quality of life for a woman.Review Obstetrik Acillerde Simülasyon Eğitimi ve İnterdisipliner Yaklaşım(2019) Karadaş, Merve Mert; Terzioğlu, FüsunObstetrik aciller, gebelikte veya doğumda anne veçocuğun sağlığını tehdit edebilen gebelik ile ilgilidurumlardır. Bu tür acil durumlar, her zaman meydanagelebilir hem anne hem de fetüs/yenidoğan için sınırlıbir zamanda uygun müdahale, doğru ve etik kararvermeyi gerektirir. Yaşamı tehdit eden obstetrikacillerin uygun şekilde yönetilmesi, ekip içerisindehızlı bir koordinasyon, beceri ve etkili bir iletişimgerektirdiği için riskli bir durumdur. Bu nedenle, herekip üyesi obstetrik acillerin yönetiminde, diğer ekipüyelerinin rolleri ve sorumlulukları konusunda bilgisahibi olmalıdır. Obstetrik acillerin yönetimindeinterdisipliner eğitim ise, mesleklerarası işbirliğininsağlanmasında ve hasta bakımının güçlendirilmesindeetkili bir yaklaşımdır. Sağlık hizmetlerinde, hastagüvenliğinin sağlanması, bütüncül bakım anlayışıylaekip yaklaşımının sunulması ancak nitelikli yetişmişsağlık profesyonelleri ile mümkündür. Sağlıkprofesyonellerinin bu anlayış ile yetiştirilmesinde enetkili öğretim yaklaşımı ise simülasyon eğitimidir.İnterdisipliner simülasyon eğitimi, hasta güvenliğinisağlama ve hasta sonuçlarını iyileştirmek için etkili birpotansiyele sahiptir ve sağlık personelinin işbirliğiiçeresinde çalışabileceği gerekli bilgi ve beceriyekatkıda bulunabilir. Sağlık alanında eğitim alanöğrencilerin hastayla karşılaşmadan önce uygulamabecerilerini arttırmak, deneyimli sağlık personelininbecerilerini geliştirmek veya ekiplerin acil durumlarahazırlanmalarını sağlamak için simülasyon eğitimindeinterdisipliner yaklaşım pratik ve güvenilir bir yoldur.Bu derlemede, obstetrik acillerde simülasyonunkullanım alanları ve interdisipliner simülasyon eğitimiele alınacaktır.Article Citation - Scopus: 2Yapay Dondurulmuş-Çözdürülmüş Blastokist Transferi Yapılan Hastalarda Embriyo Transferi Günündeki Yüksek Serum Progesteron Düzeyleri: Tavan Etkisi Var Mı(Turkish Society of Obstetrics and Gynecology, 2024) Findikli, Necati; Demir, Berfu; Tohma, Yusuf Aytaç; Bozdag, Gurkan; Bahcecı, Mustafa; Dündar, Betül; Boynukalin, Fazilet KubraAmaç: Yapay dondurulmuş-çözünmüş blastosist transferi (FET) siklusu uygulanan hastalarda embriyo transfer gününde yüksek serum progesteron düzeylerinin gebelik sonuçları üzerindeki tavan etkisi olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma yapay FET döngüsü uygulanan 595 hastayı içeren retrospektif bir kohort çalışmasıydı. Progesteron düzeylerine göre yüzdelik dilimleri değerlendirdiğimizde 40,6 ng/mL 90. yüzdeliğe, 23,9 ng/mL ise 50. yüzdeliğe karşılık geliyordu. Bu bulguya dayanarak progesteron düzeyi kesme noktasını <20 ng/mL, n=220 (%37,0); 20-40 ng/mL, n=312 (%52,4) ve ≥40 ng/mL, n=63 (%10,6) olarak belirledik. Birincil sonuç ölçüsü, klinik gebelik (CPR) ve canlı doğum oranı (LBR) olarak belirlendi. Bulgular: Blastokist morfolojisi olarak genişleme derecesi, trofoektoderm ve iç hücre kitle derecesi klinik gebelik ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu bulduk (hepsi için p<0,001) ve 20-40 ng/mL arasındaki progesteron düzeyinin ise daha yüksek CPR ile ilişkili olduğunu bulduk (p=0,043). Çok değişkenli analizde; CPR ile ilişkili faktörler yalnızca blastosist genişlemesi ve iç hücre kütle derecesi bağımsız ve anlamlı faktörlerdi [p=0,011, (odds oranı) OO=1,6, güven aralığı (GA) 95%=1,13-2,39 ve p=0,007, OO=1,65, GA 95%=1,14-2,39, sırasıyla]. Progesteron düzeyi ve trofoektoderm derecesi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Faktörler ile LBR arasındaki ilişkinin değerlendirilmesinde sadece blastokist genişleme derecesi 4’e eşit veya üzerinde ve trofektoderm derecesi A veya B istatistiksel olarak anlamlı LBR ile ilişkiliydi. Sonuç: Bu verilere göre yapay FET siklusu yapılan hastalarda embriyo transferi gününde serum P4 düzeyi 40 ng/mL’nin üzerinde ise kullanılan progesteron dozunun azaltılmasına gerek olmadığını düşündük.

