44 results
Search Results
Now showing 1 - 10 of 44
Review Peter Ackroyd'un Dan Leno And The Lımehouse Golem'inde Londra Haritacılığı: Bir Katilin Zihninde Gezintiler(2018) Tekin, KuğuBu makale Peter Ackroyd'un Dan Leno and the Limehouse Golem başlıklı romanındaki şiddet olgusunu incelemektedir. Makale romandaki şiddetin kaynağı olan şehir imgesi ile baş karakter arasındaki ilişkiyi ele alır. Makaleye göre okuyucunun gerçek kimliğini ancak romanın sonunda anlayabildiği acımasız seri katili yaratan, besleyen ve bir sonraki katliam için sürekli cesaretlendirerek adeta bir canavara dönüştüren on dokuzuncu yüzyıl Viktorya Dönemi Londra'sının sosyo-ekonomik koşullarında hüküm süren ziksel ve psikolojik güçlerdir.Yaşadığı tüm zorlukları aşarak çocukluk hayallerini gerçekleştiren ve genç yaşta başarılı bir müzikhol oyuncusu olan Elizabeth Cree kanlı sanatını makrokozmik bir tiyatro sahnesi olarak betimlenen Londra'da izleyicilerin beğenisine sunmaktadır.Katilin kurbanları arasında etnik köken, sınıf, cinsiyet ve yaş ayrımı yapmaması, okuyucunun katilin motivasyonunu anlamlandırarak mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi kurmasına engel olur. Postmodern anlatım teknikleri kullanılarak oluşturulan olay örgüsü yazarın hem dedektif romanı geleneğine meydan okuyarak türü yeniden kurgulamasını hem de okuyucunun önyargı ve varsayıma dayanan suç kavramı ve suçlu psikolojisi ile ilgili yerleşik algılarını yeniden sorgulamasını sağlar. Sonuç olarak makale bir Viktorya Dönemi metropolü olan Londra sakinlerine eşit sosyo-ekonomik, sanatsal fırsatlar sağlayabiliyor mu? Yoksa şehir yoksul, zayıf, yoksun sakinlerini, özellikle kadınları, bir canavar gibi çiğnemeden yutup posalarını tükürüyor mu?Londra'nın özgün tarihçesi ve kimliğini seri katilin yaşam öyküsü ve kimliği ile örtüştürmek olası mıdır? Etimoljik açıdan isminin kökeni “şiddet” kelimesine dayanan bir şehir olan Londra, alt sınıftan, nefret duyguları ile büyütülmüş bir karakterin zihinsel haritasına dönüştüğünde ne olur? gibi sorulara cevap aramaktadır.Article The Woman Question as Reflected in Charlotte Brontë’s Villette Through the Female Character Lucy Snowe(2011) Aras, Gökşen19.yüzyıl İngiltere’sinde “Kadın Sorunsalı,” kadının hem toplum içindeki yeri hem de özel hayatı açısından, bu dönem içinde özellikle kadın romancılar tarafından yazılan romanlarda yansıtılmıştır. Bu romanlardan biri de bir kadın ve kadın romancı olarak benzer sorunları yaşayan Charlotte Brontë’nin Villette adlı romanıdır. Bu roman, kadın sorunsalını, kahramanı Lucy Snowe aracılığı ile aşk ve evlilik; duygusal ve ekonomik özgürlük ve kadın- erkek ilişkileri açısından ele almaktadır.Book Review Article Harriet Finlay-johnson’ın Drama Yaklaşımı(2021) Sapmaz, Cemil; Adıgüzel, ÖmerTürkiye’de eğitimde yaratıcı drama alanı hızlıca gelişirken, dünya alanyazınına ilişkin çalışmalar ve dramadaki öncü kişilerin drama anlayışlarına yönelik araştırma ve incelemeler yeterli görünmemektedir. Bu araştırmada, eğitimde yaratıcı dramanın öncüsü kabul edilen Harriet Finlay-Johnson’ın dramaya yaklaşımı betimlenmeye çalışılmıştır. Drama alanında ilk çalışmaları yapan Harriet Finlay-Johnson’ın kendi kitabının incelenmesine dayanan bu araştırma, döküman incelemeye dayalı biyografik bir çalışmadır. Biyografik çalışma, bir bireyin yaşam hikâyesi, arşivsel dokümanlar ve kayıtlar kullanılarak tek bir birey üzerine yapılan bir çalışmadır. Bu araştırma türünde bir kişi üzerine odaklanılır, o kişinin yaşamı, öyküleri, çalışmaları, özel olayları, vb. olaylar ve durumlar araştırmanın konusunu oluşturur. Araştırmada verilerin toplanması işi, “doküman incelemesi” yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Bu araştırmadan elde edilen bulgular, araştırmaya konu olan Harriet Finlay-Johnson’ın, “yeni bir okul geleneği” oluşturmayı hedefleyerek gerek kendi dönemi gerekse günümüzde “devrimci” sayılabilecek kadar sıradışı bazı görüş ve uygulamalar ortaya koyduğunu, öte yandan günümüzdekilerle bazen benzerlik gösteren kimi görüş ve uygulamalarının, bazen de tam olarak örtüştüğünü, dolayısıyla onun bu alanda “öncü” sıfatını layıkıyla hakkettiğini göstermiştir. Sonuç olarak, onun eğitim sahnesinden (sıradışı evliliğinden dolayı) kendisine yönelik baskılar nedeniyle çekilmesinin üzerinden bir asır geçmiş olmasına karşın, Harriet Finlay-Johnson’ın görüş ve uygulamalarından bazılarının hala günümüze ışık tutmakta olduğu ve diğer bazılarının – denendiği takdirde – belki de geleceğe giden yolda da önümüzü aydınlatabileceği yargısına varılmıştır.Article The Important Roles of Images, Supernatural Elements With Superstitions and Prophecies in Julius Caesar, Macbeth and Hamlet(2013) Selimoğlu, Zeynep RanaDoğaüstü unsurlar, batıl inançlar, kehanetler ve imgeler her zaman okuyucunun, dinleyicinin ve seyircinin dikkatini çekmiştir. Bu sebeple, yazarlar, senaristler ve oyun yazarları daha çok bahsedilmek ve okunmak için bu unsurları kullanmaya çalışmışlardır ve günümüzde de hala kullanmaktadırlar. Ama tarihte de insanların doğaüstü unsurların, batıl inançların ve kehanetlerin varlığına derinden inandıkları çağlar olmuştur. Elizabet ve Jacobean Çağları oyun yazarlarının bu gibi unsurlar ve inançları izleyicilerine hayatı yansıtmak üzere oyunlarında yer verdikleri çağlardır. Shakespeare de oyunlarının daha ilginç olması için doğaüstü unsurları, batıl inançları ve kehanetleri eserlerinde kullanan çağın oyun yazarlarından biridir. Bu çalışmanın amacı imgelerin, batıl inançların ve kehanetlerin önemli rollerine Shakespearein Julius Caesar, Macbet ve Hamlet adlı üç oyununda odaklanıp bu unsurları oyunlardaki ana karakterlerin nasıl farklı yorumladıklarını göstermektir. Bu unsurları oyunlarda tartışmadan önce Elizabeth Çağında doğaüstü unsurlara, batıl inançlara ve kehanetlere bakış anlayışı ele alınmıştır. Dönem insanlarının bu unsurlara ne kadar çok önem verdiğinden bahsedildikten sonra Julius Caesar ilk ele alınan oyun olmuştur. Bu oyunda Kral Caesar ın batıl inançlara, doğaüstü olaylara ve kehanete ne derece inandığına ve bu inançların hayatını nasıl etkilediğine yer verilmiştir. Görünüşte batıl inançlara inanan bir kralın nasıl olup da kâhinin sözlerini dinlemeyip kendi istediği gibi yorumladığı gösterilir. Ayrıca görülen rüyaları da ilk başta dikkate alsa da yine kendince yanlış yorumları kralın hayatına mâl olur. Kralın ölümünden sonra görünen hayaleti gelecekte olacakların haberci olur. Yine aynı oyun içerisinde fırtına, şimşek ve gök gürültüsü gibi imgelerin seyirciye oyunun akışıyla ilgili bilgi verdiği vurgulanır. İkinci olarak ele alınan oyun Macbeth de fırtına ve şimşek gibi imgelerle açılan ilk sahnesinde cadı gibi doğaüstü varlıklara yer verir. Kâhinin sözlerine kulak vermeyen Julius Caesarın aksine oyunun ana karakteri Macbeth, cadıların kehanetlerini dikkate alır ama fazla hırsı hayatını kaybetmesine sebep olur. Bu oyunda da hayalet unsuruna yine Julius Caesarda olduğu gibi yer verilmiştir. Fırtına ve şimşek imgelerine ek olarak hançer de olacakların habercisi olarak kullanılmıştır. Son oyun olan Hamlet ise oyunun başında görünüp tüm oyunun akışını değiştiren hayalet unsurunun kullanımı açısından incelenmiştir. Sonuç olarak her üç oyunun da ortak noktası Shakespeare gerek dönemin atmosferini yansıtmak gerekse oyunlarındaki gerilimi arttırmak için doğaüstü olaylara, batıl inançlara, kehanetlere ve çeşitli imgelere eserlerinde yer vermiştir. O dönemde toplumda her bir doğaüstü unsurun, olayın ya da imgenin kendince bir yorumu olduğundan seyirci herhangi birini gördüğü anda oyunla ilgili yorumunu kolayca yapabilmiştir. Oyun içinde de olay örgüsünü oluşturmada önemli role sahip olan bu doğaüstü unsurlar karakterlerin ikilemlerini yansıtmalarında da katkıda bulundukları yine bu üç oyun aracılığıyla gösterilmeye çalışılmıştır.Article A Cultural Apocalypse: Apocalyptic Impacts of Imperialism in E. M. Forster’s A Passage To India(2022) Özçelik, KayaFirst emerged as a religious term to designate the end of the world, the idea of apocalypse has evolved into manifold connotations that is associated with any cataclysmic event(s) and case(s) that end(s) up with the complete destruction of the present state with a new beginning. Although it is more often affiliated with the destruction(s) caused by climate crisis and advancements in science and technology, the destruction of a culture through cultural clash(es) between two opposing cultures, namely the East and West, and the results out of these that dehumanise the representatives of the weaker side/East can also be included in the analysis of apocalypse in a broader sense in the context of culture. It is within this focus of interest that E. M. Forster’s masterpiece A Passage to India (1924) has been evaluated as an example for the cultural apocalypse throughout the research, as a result of which the Indians - even their country - is plunged into total apocalypse and become subservient and considered nothing rather than a swine. Controlled under a civil station and isolated from the luxury and comfort the British are free to relish, Indians are drawn as character who are bereft of any freedom and respect from the British in their own land. Thus, the economic and political causes behind the ideology of imperialism that is also intertwined with capitalism in India have been considered as major consequences of the cultural clash that arise as a cultural apocalypse in the lives of native Indians.Article HELENE CİXOUS'NUN DİŞİL YAZI KAVRAMI VE BEDEN SANATI(2017) Tokdemir, Itır ÖzüdoğruPostyapısalcı düşünür Helene Cixous feminizmin Fransız kanadında yeni bir kavram ortaya koymuştur. Dişil yazı olarak adlandırdığı kavram ile kadının erkek egemen düşünce yapısı ve dil yapısından özgürleşmesi için önerilerde bulunmuştur. Bu bağlamda kadınları sembolik düzene ait dilden kurtulup kendi bedenlerini, hislerini, algılarını ortaya koyarak yazı yazmaya davet eder. Postyapısaclılık ile beraber dilin oluşumunun sorgulanması ve feminist düşüncenin kadına, bedene yüklenen anlamları değiştirmek için kullandığı metotlar sadece edebiyat için değil görsel sanatlar içinde önemli bir adımdır. Görsel Sanatlar kapsamında beden sanatı yapan sanatçıların bedeni alışılagelmiş anlamlardan uzaklaştırarak konumlandırmaları bu bağlam altında incelenebilir.Article Gerçek Nerede? Resimde Mi?: Peter Ackroyd’un Chatterton Adlı Romanında Sorunlu Gerçekliğin Temsili(2021) Turgut, Zeynep RanaPolisiye roman türü, yirminci yüzyılın ikinci yarısında postmodernizmin getirdiği tematik ve yapısal yeniliklerle birlikte köklü bir değişime uğrar. En tanınabilir değişiklikler çözümsüz sonuçsuz sonlardır ve soruşturulacak bir suç olmamasına rağmen bazı olaylarda dedektif rolünü üstlenmiş karakterlerin boşuna uğraştığı vakalar ve okuyucunun yeni atanan rolü, yani dedektif rolü olmuştur. Bu makalenin amacı, Peter Ackroyd'un Chatterton adlı romanını dedektif türünün değişen özellikleri açısından incelemektir. Chatterton, bu türe özgü tematik ve yapısal unsurların çeşitli kullanımına rağmen, saf bir dedektif kurgu örneği olarak tanımlanmamıştır. Ackroyd, polisiye kurgunun geleneksel bileşenlerini yazarının ihtiyaçlarına göre kullanır ve yeniden şekillendirir. Dolayısıyla bu makalenin odak noktası, Ackroyd'un Chatterton'daki geleneksel dedektif kurgusunu yeniden formüle etmesidir. Vurgu, geleneksel ve çağdaş polisiye romanları arasındaki yapısal ve tematik yakınlıklar ve farklılıklar üzerindedir. Analiz ise esas olarak gerçek ve gerçek olmayan algısının metinlerarası temsiline dayanmaktadır.Doctoral Thesis Güncel İngiliz Romanında Neo-viktoryen Bağlamlar: Michel Faber'in Kızıl Taçyaprağı ve Beyaz, Sarah Waters'in Usta Hırsız ve Peter Ackroyd'un Cinayet Sanatı(2015) Gündüz, Ela İpek; Adanur, Evrim Doğan; Er, Zekiye AntakyalıoğluTarihsel roman olarak değerlendirilebilen Neo-Viktoryen roman, hakiki geçmiş ve oradan çıkan tarihsel doğrular arasında uyumsuzluk/farklılık farkındalığı olan, güncel zamanların kültürel bir ürünüdür. Bu bakış açısı, 'sahte tarih' (apocryphal) de denilen tarih yazımı gibi, geçmişin alternatif versiyonlarını da sunan yeni yaklaşımlara ilgi çeker. Tarih yazımındaki bu güncel gelişmelerle, tarihsel romanın değerlendirilmesi değişmiştir ve tarihin kurgusallığı artık kurgusallığa bağışık değildir. Bu sebeple, tarihsel roman gerçek ve kurguya olan yaklaşımı açısından, ondan önce gelen tarihsel romanlardan kendini ayırır. Neo-Viktoryen roman, geçmişin alternatif temsillerinde, kurgusal gerçekliği (faction) vurgulayarak, yeni olanaklar bulur. Bu yeni bakış açısıyla, neo-Viktoryen roman ikincil öneme sahip ana karakterler ve uygunsuz Viktoryenlerin görülmeyen hayatlarının tasviri ile geleneksel Viktoryen romanların ve tarihsel metinlerin bıraktığı boşlukları doldurmayı amaçlar. Günümüz İngiliz kültürü Viktoryen döneme karşı bir ilgi içindedir. Neo-Viktoryen roman, günümüz kültürünün köklerini geçmişe dönük bir biçimde değerlendirebilmek için Viktoryen döneme odaklanır. Viktoryen dönemle olan bu geçici uzlaşma; ya daha masum zamanlara ulaşmak, ya da bugünün problemlerine neden olan kaybolmuş gerçeklikleri bulmak içindir. Öyle ya da böyle, özellikle Viktoryen hatırlanır ve sonuçta neo-Viktoryen roman ortaya çıkar. Neo-Viktoryen romanların ortak özelliği özel olarak Viktoryen, genel olarak da tarihle olan ilgileridir. Neo-Viktoryen romanlar geleneksel tarihsel roman ve onun güncel versiyonlarının bir deviasyonudur. Neo-Viktoryen romanların kendi türsel çeşitliliklerinden dolayı, onları tek bir ifade ile tanımlamak zordur. Her neo-Viktoryen roman kendisini diğerlerinden ayıran biçimsel özelliklere sahiptir. Tarihsel roman olarak Neo-Viktoryen roman hem klasik, hem yeni bir tarihsel bakış açısı içerir. Neo-Viktoryen yazarlar konularını ele alırken farklı tarzlardan yararlanırlar. Bu tarzlar genellikle geleneksel türlerden faydalanılarak oluşturulur. Özellikle romans edebi bir tür olarak neo-Viktoryen romancıların kullanımına uygun düşmüştür. Bu bağlamda, John Fowles'ın romans özellikleri taşıyan Fransız Teğmenin Kadını adlı romanı örnek alınarak bu tez üç neo-Viktoryen romana yönelik olarak hazırlanmıştır: Michel Faber'in Kızıl Taçyaprağı ve Beyaz (2002), Sarah Waters'ın Usta Hırsız (2002) ve Peter Ackroyd'un Cinayet Sanatı (1994). Bu romanların analizi ile birlikte, her biri Viktoryen döneme (formları ve içerikleri ile) farklı bir açıdan yaklaşan neo-Viktoryen romanların çeşitli türleri sunulmuştur. Bu roman türleri sırasıyla romans, duygusal ve suç romanlarıdır fakat cinselleştirilmiş bir şekildedirler. Bu geleneksel romanların özellikleri, geçmişi hatırlarken, Viktoryen cinselliğini vurgulayan bir şimdiki bakış açısıyla yeniden kullanılırlar. Yine de, bu yeni-Viktoryen romanların güncel edebiyata en önemli katkısı tarihsel roman geleneklerini yeniden değerlendirmeleridir.Article Deyişbilimsel Çözümleme Yoluyla Nâzım Hikmet’in “dünyanın En Tuhaf Mahluku” Şiirinin İncelenmesi(2021) Ulus, Gökçe; Ulus, Gökçe; Ulus, Gökçe; Department of Social Sciences for University wide Courses; Department of Social Sciences for University wide CoursesNâzım Hikmet Ran, Türk Edebiyatı’nın en güçlü şairlerinden biridir. Dünyagörüşüyle uyumlu olarak, şiirde büyük bir devrim yaptığı söylenebilir. Söyleyiş, konuve biçim açısından şiirleri yenilikler barındıran eserlerdir. Özgürlük, barış, umut,mücadele, aşk, ölüm, hasret, eşitlik Nâzım Hikmet şiirlerinin en sık rastlanantemleridir. Geniş kitleler için sembol haline gelen Nâzım Hikmet, CumhuriyetDönemi’nde serbest müstezat biçiminin ilk ve başarılı örneklerini vermiştir. Şairkimliğiyle öne çıkan Nâzım Hikmet’in düzyazıları, mektupları, çevirileri, senaryolarıda vardır. Uzun yıllar mahkûm olmuş ve hayatının son döneminde ülkesine hasretyaşamak zorunda kalmıştır. Her döneminde Türkçeyi ustalıkla kullanır. Şiirindekiustalığını şiirin sesinde, üslûbunda ve anlamında göstermekle kalmamış; görseldüzenlemesiyle şiirdeki duyguları görünür hâle getirmiştir.Bu makalede Nâzım Hikmet’in 1947 yılında yayımlanan Dünyanın En TuhafMahluku şiiri, deyişbilimin ışığında incelenmiştir. Bu çalışmada koşutluk, yineleme,önceleme ve sapma ölçütleri kullanılacaktır. Şiirin anlamına ulaşmak için izlenen buyolu kullanarak birinci bölüm “Sözbilimsel Ögeler”, ikinci bölüm “Kurgu ve YapıTaslakları” başlığı altında incelenecektir. Şiirdeki dil kullanımları üzerinden sonuçbölümünde bir yargıya varılacaktır. Söyleyiş özelliklerinin şiirin anlamını desteklemenoktasında oynadığı rol ortaya konmaya çalışılacaktır.

