36 results
Search Results
Now showing 1 - 10 of 36
Review Peter Ackroyd'un Dan Leno And The Lımehouse Golem'inde Londra Haritacılığı: Bir Katilin Zihninde Gezintiler(2018) Tekin, KuğuBu makale Peter Ackroyd'un Dan Leno and the Limehouse Golem başlıklı romanındaki şiddet olgusunu incelemektedir. Makale romandaki şiddetin kaynağı olan şehir imgesi ile baş karakter arasındaki ilişkiyi ele alır. Makaleye göre okuyucunun gerçek kimliğini ancak romanın sonunda anlayabildiği acımasız seri katili yaratan, besleyen ve bir sonraki katliam için sürekli cesaretlendirerek adeta bir canavara dönüştüren on dokuzuncu yüzyıl Viktorya Dönemi Londra'sının sosyo-ekonomik koşullarında hüküm süren ziksel ve psikolojik güçlerdir.Yaşadığı tüm zorlukları aşarak çocukluk hayallerini gerçekleştiren ve genç yaşta başarılı bir müzikhol oyuncusu olan Elizabeth Cree kanlı sanatını makrokozmik bir tiyatro sahnesi olarak betimlenen Londra'da izleyicilerin beğenisine sunmaktadır.Katilin kurbanları arasında etnik köken, sınıf, cinsiyet ve yaş ayrımı yapmaması, okuyucunun katilin motivasyonunu anlamlandırarak mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi kurmasına engel olur. Postmodern anlatım teknikleri kullanılarak oluşturulan olay örgüsü yazarın hem dedektif romanı geleneğine meydan okuyarak türü yeniden kurgulamasını hem de okuyucunun önyargı ve varsayıma dayanan suç kavramı ve suçlu psikolojisi ile ilgili yerleşik algılarını yeniden sorgulamasını sağlar. Sonuç olarak makale bir Viktorya Dönemi metropolü olan Londra sakinlerine eşit sosyo-ekonomik, sanatsal fırsatlar sağlayabiliyor mu? Yoksa şehir yoksul, zayıf, yoksun sakinlerini, özellikle kadınları, bir canavar gibi çiğnemeden yutup posalarını tükürüyor mu?Londra'nın özgün tarihçesi ve kimliğini seri katilin yaşam öyküsü ve kimliği ile örtüştürmek olası mıdır? Etimoljik açıdan isminin kökeni “şiddet” kelimesine dayanan bir şehir olan Londra, alt sınıftan, nefret duyguları ile büyütülmüş bir karakterin zihinsel haritasına dönüştüğünde ne olur? gibi sorulara cevap aramaktadır.Article Orhan Pamuk'un İstanbul: Hatıralar ve Şehir'i Alt Metinler Açısından Bir İnceleme(2008) Menteşe, Batum-Article KLASİKTEN MODERNE OSMANLI KADIN ENTARİSİNDEKİ SİLÜET DEĞİŞİMİNİN İNCELENMESİ(2019) Çeğindir, Neşe Yaşar; Kuru, SongülBu makalenin temel hedefi, görsel kaynaklar üzerinden, Osmanlı İmparatorluğunda, klasiktenmoderne kadın entarilerindeki silüet değişimini incelemektir. Çalışma, Osmanlıdaki orta ve orta üstündekisosyo kültürel/ekonomik gruba mensup kadınların günlük giyim kültüründeki değişimin,ulusal ve uluslararası boyutta yazına kazandırılması, bölgesel ölçekli kültürel mirasa katkı sağlanmasıve konuyla ilgilenenlere bilimsel kaynak desteği oluşturması bakımından önemli görülmektedir.Betimsel modele dayalı araştırmanın materyali: Osmanlı İmparatorluğunun özellikle yükseliş dönemindenitibaren giyim kültürünü belgeleyen basılı ve çevrimiçi dokümanlar; yerli ve yabancı gezginlerinseyahatnameleri, gravürler, minyatürler ve çeşitli müze koleksiyonlarındaki giysilerin görselleridir.Bu çalışmanın örneklemini oluşturmak için, giyside silüet değişimini en iyi yansıttığı düşünülengörseller içerisinden, tesadüfi örneklemle, sekiz görsel seçilmiştir. Seçilen görseller, Macromedia FreeHand MXa programında grafiksel silüete dönüştürülmüştür. Her giysi silüetinin detayları, görsel analizteknikleriyle ve bir önceki ile karşılaştırılarak analiz edilmiştir. Silüetlerin bir öncekine göre gösterdiklerideğişim moda yazınını oluşturan alfabetik, kadın elbise silüetleri çerçevesinde ele alınmıştır.Her bir görsel ve fotoğraf görüntüsünden elde edilen veriler, kronolojik olarak sıraya konulmuş ve giysisilüet özellikleri ile yan yana oluşturulan grafikler ve alfabetik silüetlerle birleştirilerek yorumlanmıştır.Çalışma sonucunda kadın entarisinde üç aşamalı bir değişim gözlenmiştir. Bunlardan birinciaşama, Selçukludan devralınan basit, yalın ve ayrıntısız olan H görünümlü silüettir. Osmanlı kadınentarisi, ikinci olarak nitelendirilecek aşamada, yerleşik yaşama geçiş sonrası, Avrupa ile kültürel ilişkilerinilerlemesine bağlı olarak etkileşime girmiştir. Bu süreçte, yeni kesim, birleştirme, biçim vermeve formu sabitleştirme teknikleri sayesinde vücuda daha çok oturan entariler, X silüete dönüşmüştür.Üçüncü aşama olarak adlandırılabilecek süreçte, Tanzimat ile birlikte moda kavramı benimsenmiş vebatılı kadının yapay araçlarla forma soktuğu S silüet, Osmanlı entelektüel kadınının entarisini de buforma dönüştürmüştür.Review İŞBİRLİKÇİ BASKI ATÖLYELERİNİN KÜRATORYAL PRATİKLERİ(Anadolu Univ, 2023) Gündoğdu, Doğuİşbirlikçi baskı atölyeleri, sanatçıların yüksek kurulum ve işletme maliyetleri olan baskı atölyelerine erişim imkânı bulmalarına ve gerekirse bir usta baskıcı eşliğinde çağdaş baskı üretmelerine olanak veren önemli kurumlardır. Özellikle Avrupa’da pek çok özel işbirlikçi baskı atölyesi bulunmaktadır. Özel işbirlikçi baskı atölyelerinin tercih ettiği çalışma modellerinden biri de yayımcılıktır. Yayımcılık modeli ile çalışan atölyeler genellikle davet ettiği sanatçılarla işbirliği içerisinde ürettiği baskıları satarak kazanç elde etmektedir. Özel işbirlikçi baskı atölyelerinin sürdürülebilir satışlar yapabilmesi ve narin yapıda olan kâğıt işlerin çevresel faktörlerden doğru şekilde korunarak, iyi bir koleksiyon oluşturulabilmesi için özel küratoryal çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Baskıların sanatçı tarafından numaralandırılarak imzalanması, baskılara atölye damgasının basılması, üretilen baskıların sertifikalarının hazırlanması, baskıların sistematik bir biçimde arşivlenmesi, baskıların sağlıklı bir biçimde çevresel faktörlerden korunması, baskıların gerekli durumlarda doğru şekilde paketlenerek nakledilmesi, baskıların çerçevelenmesi, sunum ve sergilerin organize edilmesi gibi faaliyetler özel işbirlikçi baskı atölyelerinin ihtiyaç duyduğu temel küratoryal pratikleri oluşturur. Bu makalede özel işbirlikçi baskı atölyelerinin ihtiyaç duyabileceği temel küratoryal pratikler alanyazın taraması yapılarak tanımlanmış ve bu pratikler Ankara’daki Türkiye'nin güncel tek özel işbirlikçi litografi atölyesi olan Dou Print Studio’daki deneyimlere ve gözlemlere dayalı olarak incelenmiştir. Bu çalışma ile Türkiye’deki baskı resim kültürüne katkı sağlayacak ve Türkiye’deki baskı atölyelerini, sanat galerilerini ve baskı koleksiyonerlerini baskıların etik standartları hakkında bilgilendirecek ve baskıların korunmasına yönelik bilinçlendirecek bir kaynak oluşturmak amaçlanmıştır.Article Kamila Shamsie’nin Home Fire Romanı: Bir Aile Trajedisinin Yeniden Yazımı(2021) Tekin, KuğuKamila Shamsie’nin Home Fire (2017) romanı Sophocles’in Antigone adlı trajedisinin yeniden yazımıdır. Roman, günümüzde azınlıklar kültürel uyum sağladıkları ve İngiliz olma kavramını özümsedikleri sürece hoşgörülü olduğu söylenen İngiliz toplumunda Pakistan kökenli İngiliz vatandaşı, Isma, Aneeka ve Parvaiz adlı üç kardeşin varoluş mücadelesine dayanır. Küreselleşme sürecinde, özellikle 20. yüzyılın sonlarında güneyden kuzeye hareket eden göçmenlerin sayısı hızla yükselmiştir. Bu istenmeyen hareketlilik ve 11 Eylül olaylarının ardından gelen kaos ortamı batida yaşayan Müslümanların iki farklı grup olarak sınıflandırılmasına yol açmıştır: “ılımlı Müslümanlar” olarak anılan ilk grup batı değerlerine göre yaşamakta ve böylece hakettikleri düşünülen vatandaşlık ayrıcalıklarından yararlanmaktadırlar. İkinci grup ise aşırılıkçı görüş ve davranışları nedeniyle ilgili ülkenin vatandaşlarına sunduğu haklar ve fırsatlardan yararlanması sakıncalı bulunan kişilerden oluşmaktadır. Batının güvenlik politikaları aşırılıkçı olanı yok etmeye dayandığı için aykırı bir ses duyulduğunda çatışma kaçınılmaz olmaktadır. Romanda görülüyorki aşırılıkçı görüşlere sahip olmak ya da radikal eylemlere karışmak sadece söz konusu kişinin değil bu kişinin tüm yakınlarının devlet düşmanı olarak damgalanmasına yol açmaktadır. Bu çalışma Kamila Shamsie’nin Home Fire romanını, Müslüman İngiliz vatandaşlarının yönetimce uygulanan yanlış takip ve gözetim politikaları nedeniyle yaşadıkları dram açısından incelemektedir.Other A Challenging and Pleasurable Task: Translating Yaşar Kemal(2016) Aksoy, N.berrinBu çalışma iki temel üzerinde gelişmekte olup birinci temelde Roland Barthes'ın yazınsal metinleri okurluk/ yazarlık sınıflamasından yola çıkarak bu sınıflama bağlamında bir okur olarak çevirmenin rolünü ele almaktadır. Çalışmanın ikinci aşamasını ise yazarlık metinler üreten Yaşar Kemal eserlerinin çeviri sürecinde, çevirmenin yabancı bir dilde yazarlık bir çeviri üretme çabasının çetin ve zevkli yönlerinin tartışılması oluşturmaktadırArticle Harriet Finlay-johnson’ın Drama Yaklaşımı(2021) Sapmaz, Cemil; Adıgüzel, ÖmerTürkiye’de eğitimde yaratıcı drama alanı hızlıca gelişirken, dünya alanyazınına ilişkin çalışmalar ve dramadaki öncü kişilerin drama anlayışlarına yönelik araştırma ve incelemeler yeterli görünmemektedir. Bu araştırmada, eğitimde yaratıcı dramanın öncüsü kabul edilen Harriet Finlay-Johnson’ın dramaya yaklaşımı betimlenmeye çalışılmıştır. Drama alanında ilk çalışmaları yapan Harriet Finlay-Johnson’ın kendi kitabının incelenmesine dayanan bu araştırma, döküman incelemeye dayalı biyografik bir çalışmadır. Biyografik çalışma, bir bireyin yaşam hikâyesi, arşivsel dokümanlar ve kayıtlar kullanılarak tek bir birey üzerine yapılan bir çalışmadır. Bu araştırma türünde bir kişi üzerine odaklanılır, o kişinin yaşamı, öyküleri, çalışmaları, özel olayları, vb. olaylar ve durumlar araştırmanın konusunu oluşturur. Araştırmada verilerin toplanması işi, “doküman incelemesi” yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Bu araştırmadan elde edilen bulgular, araştırmaya konu olan Harriet Finlay-Johnson’ın, “yeni bir okul geleneği” oluşturmayı hedefleyerek gerek kendi dönemi gerekse günümüzde “devrimci” sayılabilecek kadar sıradışı bazı görüş ve uygulamalar ortaya koyduğunu, öte yandan günümüzdekilerle bazen benzerlik gösteren kimi görüş ve uygulamalarının, bazen de tam olarak örtüştüğünü, dolayısıyla onun bu alanda “öncü” sıfatını layıkıyla hakkettiğini göstermiştir. Sonuç olarak, onun eğitim sahnesinden (sıradışı evliliğinden dolayı) kendisine yönelik baskılar nedeniyle çekilmesinin üzerinden bir asır geçmiş olmasına karşın, Harriet Finlay-Johnson’ın görüş ve uygulamalarından bazılarının hala günümüze ışık tutmakta olduğu ve diğer bazılarının – denendiği takdirde – belki de geleceğe giden yolda da önümüzü aydınlatabileceği yargısına varılmıştır.Article The Important Roles of Images, Supernatural Elements With Superstitions and Prophecies in Julius Caesar, Macbeth and Hamlet(2013) Selimoğlu, Zeynep RanaDoğaüstü unsurlar, batıl inançlar, kehanetler ve imgeler her zaman okuyucunun, dinleyicinin ve seyircinin dikkatini çekmiştir. Bu sebeple, yazarlar, senaristler ve oyun yazarları daha çok bahsedilmek ve okunmak için bu unsurları kullanmaya çalışmışlardır ve günümüzde de hala kullanmaktadırlar. Ama tarihte de insanların doğaüstü unsurların, batıl inançların ve kehanetlerin varlığına derinden inandıkları çağlar olmuştur. Elizabet ve Jacobean Çağları oyun yazarlarının bu gibi unsurlar ve inançları izleyicilerine hayatı yansıtmak üzere oyunlarında yer verdikleri çağlardır. Shakespeare de oyunlarının daha ilginç olması için doğaüstü unsurları, batıl inançları ve kehanetleri eserlerinde kullanan çağın oyun yazarlarından biridir. Bu çalışmanın amacı imgelerin, batıl inançların ve kehanetlerin önemli rollerine Shakespearein Julius Caesar, Macbet ve Hamlet adlı üç oyununda odaklanıp bu unsurları oyunlardaki ana karakterlerin nasıl farklı yorumladıklarını göstermektir. Bu unsurları oyunlarda tartışmadan önce Elizabeth Çağında doğaüstü unsurlara, batıl inançlara ve kehanetlere bakış anlayışı ele alınmıştır. Dönem insanlarının bu unsurlara ne kadar çok önem verdiğinden bahsedildikten sonra Julius Caesar ilk ele alınan oyun olmuştur. Bu oyunda Kral Caesar ın batıl inançlara, doğaüstü olaylara ve kehanete ne derece inandığına ve bu inançların hayatını nasıl etkilediğine yer verilmiştir. Görünüşte batıl inançlara inanan bir kralın nasıl olup da kâhinin sözlerini dinlemeyip kendi istediği gibi yorumladığı gösterilir. Ayrıca görülen rüyaları da ilk başta dikkate alsa da yine kendince yanlış yorumları kralın hayatına mâl olur. Kralın ölümünden sonra görünen hayaleti gelecekte olacakların haberci olur. Yine aynı oyun içerisinde fırtına, şimşek ve gök gürültüsü gibi imgelerin seyirciye oyunun akışıyla ilgili bilgi verdiği vurgulanır. İkinci olarak ele alınan oyun Macbeth de fırtına ve şimşek gibi imgelerle açılan ilk sahnesinde cadı gibi doğaüstü varlıklara yer verir. Kâhinin sözlerine kulak vermeyen Julius Caesarın aksine oyunun ana karakteri Macbeth, cadıların kehanetlerini dikkate alır ama fazla hırsı hayatını kaybetmesine sebep olur. Bu oyunda da hayalet unsuruna yine Julius Caesarda olduğu gibi yer verilmiştir. Fırtına ve şimşek imgelerine ek olarak hançer de olacakların habercisi olarak kullanılmıştır. Son oyun olan Hamlet ise oyunun başında görünüp tüm oyunun akışını değiştiren hayalet unsurunun kullanımı açısından incelenmiştir. Sonuç olarak her üç oyunun da ortak noktası Shakespeare gerek dönemin atmosferini yansıtmak gerekse oyunlarındaki gerilimi arttırmak için doğaüstü olaylara, batıl inançlara, kehanetlere ve çeşitli imgelere eserlerinde yer vermiştir. O dönemde toplumda her bir doğaüstü unsurun, olayın ya da imgenin kendince bir yorumu olduğundan seyirci herhangi birini gördüğü anda oyunla ilgili yorumunu kolayca yapabilmiştir. Oyun içinde de olay örgüsünü oluşturmada önemli role sahip olan bu doğaüstü unsurlar karakterlerin ikilemlerini yansıtmalarında da katkıda bulundukları yine bu üç oyun aracılığıyla gösterilmeye çalışılmıştır.Article Bodies That { Don't } Matter: Feminist Cyberpunk and Transgressions of Bodily Boundaries(2011) Ertung, CeylanBilim-kurgu, esnek doğası gereği yazarların sosyal, politik ve kültürel konuları sorgulamalarına ve yarattıkları farklı dünyalar ve evrenler aracılığıyla güncel sorunları irdelemelerine ve alternatifler ortaya koymalarına olanak sağlayan bir yazın türüdür. Mary Shelley'nin 1818 yılında kaleme aldığı Frankenstein ya da Modern Prometheus adlı eseri bir çok eleştirmen tarafından ilk bilim-kurgu romanı olarak kabul edilse de, bilim-kurgu edebiyatı 1970'lere kadar erkek egemen bir tür olmuştur. Ancak 1970'lerden itibaren feminist bilim-kurgu başlıbaşma bir yazın türü olarak ortaya çıkmıştır.Bilim-kurgu edebiyatının bir alt kategorisi olan siberpunk yazını ise, 1980'lerde ortaya çıkmış bir türdür ve temel olarak insan makine eşleşmesinden doğan siborg figürü ile bedenin varolmadığı sanal âlem olguları nezdinde öznenin çözülmesi konusunu ele alır. Bu makalede eseri incelenen Pat Cadigan, 1991 yılında kaleme aldığı Synners adlıromanmda, 1990'lı yılların başlarında siberfeministlerin iddia ettiği üzere siborg figürü ve bedensiz sanal gerçeklik ortamının kadınlar için geleneksel cinsiyet farklılıklarının varolmadığı özgüı; bir ortam yaratıp yaratmadığını sorgulamaktadır. Cadigan'a göre, bu hem gerçekte varolan hem de kurgulanmış yeni teknolojiler, sabit cinsiyet kategorilerinin ötesine geçişi mümkün kılmakla beraber, toplumda varolan hiyerarşik yapı ve ikiliğe dayalı cinsiyet kategorileri hâlâ etkilerini korumaktadırlar: Hatta, Cadigan'ın eserinde de görüldüğü üzere, sanal kültür vadettiği gibi cinsiyetsiz bir alan olmaktan çok uzaktır ve gerçek ve kurgusal tezahürlerinden de anlaşılacağı gibi günümüzde varolan cinsiyet ve ırk ayrımcılığını sürdürmekte ve böylelikle eşitsizliği devam ettirmektedir.Article Death in the Cyberspace: the Theme of Death in William Gibson and Bruce Sterling's Works(2013) Şahin, Özlem SoyBu makalede 1980lerin başından sonuna kadar oldukça popular olan bilim-kurgu yazarları William Gibson ve Bruce Sterlingin siberpunk türündeki romanlarında ölüm temasının nasıl ele alındığı romanlardan örnekler verilerek tartışılmaktadır. William Gibson ve Bruce Sterling 20. yüzyılın sonunda Neuromancer, Mona Lisa Overdrive, Count Zero, The Artificial Kid, Schismatrix ve The Difference Engine gibi eserleriyle bilim-kurgu edebi türü ve bu türe kısmen karşı çıkarak gelişmiş olan Yeni Dalga akımının ikinci kuşağı olarak anılan Yeni Yeni Dalga akımına dahil yazarlardır. Eserleri siberpunk edebi akımının örnekleri olarak görülen yazarlar temel olarak bireyin geleceğin teknolojisiyle yaşadığı sorunları, mücadeleyi konu etmektedirler. Geçmişte görülen bilim-kurgu eserlerinde genellikle teknoloji toplumla iç içe ve onun hizmetindeyken, Gibson ve Sterlingin eserlerinde teknoloji, karakterlerin hem bütünleştikleri bir durum, hem de içine düştükleri olumsuz durumların temel kaynağı ve hatta problemin kendisidir. Bu nedenle Gibson ve Sterling gibi siberpunk yazarları daha çok teknolojinin getirdiği olumsuzluklar ve sorunlar üzerinde duran kişiler olarak görülmektedirler. Örneğin, Gibson Neuromancerda sinir sistemi tahrip edilerek şantaj yapılan ana karakter Casein yapay zekâlarla mücadelesini işlemektedir. Sterlingin Schismatrix isimli eserinde ise 23. yüzyılda genetik ve psikolojiyle uğraşan Shapers ve bilgisayar ve protez uzuvlarla uğraşan Mechanists olarak iki gruba ayrılan insanlar parlak bir diplomat olan Abelard Lindsayin bakış açısından anlatılmakta ve anlatım sırasında tarih defalarca yeniden şekillendirilmektedir. Benzer şekilde Mona Lisa Overdrive, ve Count Zero, The Artificial Kid, ve The Difference Enginede de bilim ve teknolojinin gelişimiyle ortaya çıkan genetik mühendislikteki gelişmeler, organ nakli ve insan vücudunun protezler vasıtasıyla makinelerle birleşimi, bilgisayar ağları ve bu ağlar aracılığıyla mümkün olan bilginin ve daha da önelisi bunun getirdiği gücün kontrolüne sahip olma, kimyasal silahlar yüzünden türlerin yok olduğu bir dünya, terörizm, hacker tabiriyle anılan bilgisayar korsanları, siber uzay, yapay zekâ, ve sibernetik (güdümbilim) gibi konular ele alınmaktadır.Onsekizinci yüzyıl sonlarında başlayıp, yirminci yüzyılın sonunda doruk noktasına ulaşan teknolojik gelişmelerin insanların algısında yaratmış olduğu değişiklikler doğum, hayat ve ölüm gibi olguların algılanış biçiminde de değişikliklere neden olmuştur. Çağlar boyunca kaderine itaat etmekten başka seçeneği olmadığını düşünen insanoğlu, teknolojinin gelişimiyle varoluş ve yokluşunu da kontrol altına alabileceği günlerin yakın olduğunu düşünmeye başlamıştır. Ancak diğer yandan, insanoğlunun geliştirdiği makinalar insanlığı tehdit eder boyuta ulaşmaya başlamış ve pek çok alanda insanların yerini makinalar almaya başlamıştır. Bu düşünceden yola çıkan Siberpunk roman yazarları insanoğlunun varoluş zincirinin merkezindeki yerini kaybettiği ve sadece somut değil aynı zamanda soyut dünyada da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı karanlık bir dünya çizmektedirler. Bu dünyada artık ölüm temasının klasik şekliyle ele alınmasının mümkün olmadığı görülmektedir. Zira, teknolojinin gelmiş olduğu nokta bu tür kavramlarda da karmaşaya yol açacak bir düzeydir. Gibson ve Sterling romanlarında insanların kendi bedenlerinden kurtulmaya çalıştıkları ve siber-uzaydaki yaşamı somut dünyadaki yaşama tercih ettikleri bir dünya çizmektedirler. Teknolojininşişedeki cin olmaktan çıkıp insanların parmak ucundan içlerine sızdıkları bu dünyada anahtar kelime kontroldür, ve ölüm de insanların kontrolü altındadır artık. Bu çalışmanın amacı bahsi geçen yazarların eserlerinde ölüm temasının işleniş biçimini örneklerle tartışmaktır.

