Search Results

Now showing 1 - 10 of 56
  • Article
    “Ah Zalimlik Bu, Fesleğen Saksımı Benden Almak!”: Yas Sürecinin John Keats'in “Isabella, Ya da Fesleğen Saksisi”ndaki Yansıması
    (2018) Yakar, Azime Pekşen; Saygılı, Dilek Demirtepe
    This paper analyses John Keats' Isabella, or the Pot of Basil through the theories of bereavement and attachment as a poetic refiection of these processes with regard to Isabella's grief after the unanticipated death of her lover Lorenzo and her (in)ability to cope with and how she maintains an unhealthy process of bereavement. Attachment styles, which begin with a human's first relationship with the mother, represent the type and nature of the emotional bond with the signicant other. Losing the attachment figure is associated with different reactions during bereavement. In this respect, it will be discussed that Isabella does not experience a healthy bereavement process as a result of her anxious attachment style and she cannot make sense and cope with her lover's death. Therefore, she continues her bond with Lorenzo in a delirious manner, that is, through cutting his head and putting it into a pot in which she grows the basil. The poem has been examined in terms of Isabella's insecure attachment style, emotions, reactions, and continuing bonds, along with a traumatic and sudden loss.
  • Article
    Towards an Uncertain Future: Brexit Satirised in Ian Mcewan’s the Cockroach
    (2022) Tekin, Kuğu; Turgut, Zeynep Rana
    Ian McEwan’s 2019 novella, The Cockroach, which is considered a product of “brexlit,” is a bitter satire of British politicians’ Brexit project. According to the author, the rising waves of ultranationalism, seasoned with British politicians’ unreasonable populist discourse, drifted Britain out of the European Union. In the novella, McEwan’s chosen medium in criticising Britain’s status quo ante Brexit is satire. Due to its corrective nature, satire tends to repair and/or reform prevailing ills. However, in The Cockroach, McEwan does not intent to correct the troubles brought to Britain by Brexit, which he sees as the manifestation of stark irrationality. Indeed, political humour accompanies McEwan’s exclusive satirical style, for the author was aware of the fact that the British Conservative Party’s political slogan – “Get Brexit done” – had already fulfilled its mission by the time he was writing The Cockroach. Thus, this article follows the fictional route drawn by McEwan in The Cockroach in presenting how the bilateral association of populism and jingoism can darken the future vision of a country whose parliamentary democracy has a history of almost two centuries.
  • Article
    Ayakkabı Modası Perspektifinde Kahramanmaraş Çarık ve Yemenilerinin Yaşam Seyrinin Değerlendirilmesi
    (2014) Kuru, Songül; Paksoy, A. Candan
    Kültürler arası etkileşimlerden birisi de ülkelerin geleneksel el sanatları kültürleridir. Anadolu da çok zengin bir el sanatı kültürüne sahiptir. Anadolu kültüründe yer alan Osmanlı çarıkları ve yemenileri 1800lü yıllarda başlayan Köşkerlik mesleğinin ürünleri olup 670 Yıllık geleneğe dayanır. Osmanlı çarığının sürdürülebilirliği, Avrupa Birliğinin desteklediği çok kültürlülüğün korunmasına yönelik çalışmalar çerçevesinde gerek kamu gerekse sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen çeşitli projeler ile moda, ev tekstili ve ayakkabı tasarımı ve benzeri alanlarda aranmaktadır. Bu bildirinin amacı; Osmanlı çarıkları ve yemenilerini form ve diğer detay özellikleri açısından geçmişten günümüze yaşam seyrindeki değişimi incelemektir. Geleneksel Türk el sanatlarından birisi olan çarıklar ve yemenilerin; korunması, yaşatılması ve kültürel devamlılığının sürdürülmesine, bölgesellikten evrenselliğe taşınmasına, ayakkabı endüstrisindeki kullanımının yaygınlaştırılmasına, çarık ve yemeni yapımı ile geçimini sağlayan zanaatkârların yaşatılmasına katkı sağlanması hedeflenmektedir. Çalışmanın temel dayanağı basılı ve online literatür kaynaklar ile Kahramanmaraş ilinde çarık ve yemeni yapan ustalarla görüşmelerden elde edilen verilerdir ve veriler yalnız Kahramanmaraş ili ile sınırlıdır. Bildiride sırasıyla, Türklerde ayakkabı kültürü ve Kahramanmaraşta köşkerlik ürünleri hakkında bilgi verilerek geçmişten günümüze kullanım amaçlarından bahsedilmiştir. Devamında ayakkabı modası perspektifinde çarığın yaşatılması ve gelecekteki yaşam seyrinin devamlılığı için uygun görülen öneriler sunulmuştur.
  • Article
    The Uses of Anachronism in Shakespeare’s Troilus and Cressida
    (2017) Adanur, Evrim Doğan
    17. yüzyılın başlarında yazılan Troilus ve Cressida oyunu geçmiş ve şimdiki zamana ait farklı davranış ilkeleri barındırır. Oyunda şövalyelik zamanlarının kaybolan idealleri Truvalı Hector ile modern olanlar ise Yunanlı Ulysses tarafından temsil edilir. William Shakespeare, ortaçağa ait/feodal olan ile modern/kapitalist olanı birarada sunarak geçmiş ve çağdaşa anakronistik bir yaklaşım getirmektedir. Batı geleneğindeki en ünlü savaş ve kahramanlık hikayesinin kendi yorumunda Shakespeare, doğrusal tarih anlayışını problematize etmekte ve sadece çağdaşa ait olan davranış ve düşünce biçimlerini geçmişe taşıyarak değil, aynı zamanda modern zamanda kahraman olmanın anakronizmini de göstererek geçmişe kairotik bir bakış açısıyla bakmaktadır. Bu gerekli anakronizm Shakespeare'e Rönesans dönemine ortaçağ boyunca romans geleneği etkisiyle değişerek gelen sadece görünüşte Homeros'a ait olan bu hikayenin yeniden anlatımıyla erken modern çağın ideolojileri üzerine yorum yapmasına olanak vermektedir
  • Article
    Yeniden Çeviride Zamana Karşı Bağlam: The Jungle Book Üzerinden Yeniden Çeviri Hipotezinin Yeniden İncelenmesi
    (2023) Özer, Özge Bayraktar
    Rudyard Kipling Türkçeye ilk olarak bir çocuk edebiyatı eseri olan The Jungle Book’un 1936 yılında yayınlanan çevirisi (Cengel Kitabı) ile kazandırılmıştır. Söz konusu ilk çeviriyi günümüze kadar pek çok yeniden çeviri takip etmiştir. Bu çalışma, The Jungle Book eserinin beş farklı Türkçe çevirisi üzerinden yeniden çeviri hipotezinin temel varsayımlarını yeniden sınamayı amaçlamaktadır. Yeniden çeviriler hem birbirleriyle hem de ilk çeviriyle metne bağlı ve kültüre özgü unsurlar açısından karşılaştırılmıştır. Bu doğrultuda benimsenen yöntem açısından, çalışma iki kısımdan oluşmaktadır. İlk kısımda, incelenen çevirilerin yayınlandığı dönemlerdeki sosyo-bağlamsal koşulları odağına alan artsüremli bir inceleme yer almaktadır. İkinci kısımda ise yeniden çeviri hipotezini yeniden sınamak üzere eşsüremli incelemeye yer verilmiştir. Sunulan karşılaştırmalı örneklere dayanarak, yeniden çeviri hipotezinde öne sürüldüğü gibi ilk çeviri ve yeniden çeviriler arasında, erek odaklı yaklaşıma yönelik doğrusal bir ilerlemenin bulunmadığı tespit edilmiştir. Bunun yerine, çevirinin üretildiği ve yayımlandığı dönemin bağlamsal faktörlerinin, çevirmenlerin çeviri seçimlerinde daha etkili olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, hipotezin doğrulanması ya da yanlışlanmasında, vaka analizi yöntemindeki örnek metin seçimlerinin de etkili olabileceği gösterilmiştir. Bu bağlamda, yeniden çeviri kavramı ve yapısına ilişkin daha güvenilir bulgular için artsüremli ve eşsüremli incelemenin bütüncül bir anlayışla bir arada yapılması önerilmiştir.
  • Article
    Bodies That { Don't } Matter: Feminist Cyberpunk and Transgressions of Bodily Boundaries
    (2011) Ertung, Ceylan
    Bilim-kurgu, esnek doğası gereği yazarların sosyal, politik ve kültürel konuları sorgulamalarına ve yarattıkları farklı dünyalar ve evrenler aracılığıyla güncel sorunları irdelemelerine ve alternatifler ortaya koymalarına olanak sağlayan bir yazın türüdür. Mary Shelley'nin 1818 yılında kaleme aldığı Frankenstein ya da Modern Prometheus adlı eseri bir çok eleştirmen tarafından ilk bilim-kurgu romanı olarak kabul edilse de, bilim-kurgu edebiyatı 1970'lere kadar erkek egemen bir tür olmuştur. Ancak 1970'lerden itibaren feminist bilim-kurgu başlıbaşma bir yazın türü olarak ortaya çıkmıştır.Bilim-kurgu edebiyatının bir alt kategorisi olan siberpunk yazını ise, 1980'lerde ortaya çıkmış bir türdür ve temel olarak insan makine eşleşmesinden doğan siborg figürü ile bedenin varolmadığı sanal âlem olguları nezdinde öznenin çözülmesi konusunu ele alır. Bu makalede eseri incelenen Pat Cadigan, 1991 yılında kaleme aldığı Synners adlıromanmda, 1990'lı yılların başlarında siberfeministlerin iddia ettiği üzere siborg figürü ve bedensiz sanal gerçeklik ortamının kadınlar için geleneksel cinsiyet farklılıklarının varolmadığı özgüı; bir ortam yaratıp yaratmadığını sorgulamaktadır. Cadigan'a göre, bu hem gerçekte varolan hem de kurgulanmış yeni teknolojiler, sabit cinsiyet kategorilerinin ötesine geçişi mümkün kılmakla beraber, toplumda varolan hiyerarşik yapı ve ikiliğe dayalı cinsiyet kategorileri hâlâ etkilerini korumaktadırlar: Hatta, Cadigan'ın eserinde de görüldüğü üzere, sanal kültür vadettiği gibi cinsiyetsiz bir alan olmaktan çok uzaktır ve gerçek ve kurgusal tezahürlerinden de anlaşılacağı gibi günümüzde varolan cinsiyet ve ırk ayrımcılığını sürdürmekte ve böylelikle eşitsizliği devam ettirmektedir.
  • Master Thesis
    George Eliot'ın Kıyıdaki Değirmen ve Emily Brontë'nin Uğultulu Tepeler Adlı Romanlarında Mutluluk ve Özgürlük Arayışı
    (2015) Keleş, Aybike; Aras, Gökşen
    Bu tezin amacı, Eliot'ın Kıyıdaki Değirmen ve Emily Brontë'nin Uğultulu Tepeler adlı romanlarındaki kadın karakterlerin toplumun kısıtlamalarına rağmen kendi yöntemleriyle nasıl özgürlük ve mutluluğa ulaşmaya çabaladıklarını göstermektir. Giriş bölümünde Viktorya Döneminin kültürel ve tarihsel özellikleri, cinsiyet rollerine ilişkin bilgiler verilmiştir. Gelişme bölümünde bu bahsedilen bilgiler ışığında romanlar analiz edilmiş ve yazarların kısa özgeçmişlerine yer verilmiştir. Adı geçen yazarlar, kadın karakterlerinin toplumdaki inançlara, geleneklere ve değerlere karşı isyanlarını göstermişler ve karakterlerin intiharlarını bir çığlık olarak yansıtarak toplumdaki susturulmuş kadınlar için yeni olanaklar ve önemli değişikler yaratmayı amaçlamışlardır. Anahtar Sözcükler Toplum, Ataerkillik, Değerler, Beklentiler, Geleneksel
  • Article
    Edebiyatta Yaratıcılık ve Madde Bağımlılığı
    (2020) Aras, Gökşen
    : Bilindiği üzere, bireyin en büyük arzusu varlığını ispat etmek olmuştur ve kendini gerçekleştirme eylemi de ürettikleriyle özdeşleştirilmiştir. Bu noktada yaratıcılığın insanın en değerli gücü olduğu söylenebilir. Pek çok etkenle şekillenen yaratıcılık, çoğunlukla görünenin ötesini keşfedebilecek algı, sezgi ve ifade gücüne sahip yazar ve sanatçılara atfedilmektedir. Ancak, bu keşif yolunda, yazar ve sanatçıların bilgi ve yetenekleri dışında farklı yöntemlere de ihtiyaç duydukları ifade edilmiştir. Afyon ve esrarın bazı yazarlar ve sanatçılar tarafından fiziksel rahatsızlıklarının tedavisinde kullanıldığı ifade edilse de bu maddelerin, bu maddelere bağımlı olan yazar ve sanatçıların hayal güçlerine ve yaratıcılıklarına katkı sağlayıp sağlamadığı önemli bir tartışma konusu olmuştur. İngiliz edebiyatının tanınmış yazarlarından Thomas De Quincey, bağımlılığını itiraf ettiği Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları başlıklı eserinde afyon kullanımına ve etkilerine dikkat çekmektedir. Charles Baudelaire, Yapma Cennetler başlıklı eserinde, afyon ve esrar kullanımı ile ilgili görüşlerini ortaya koymaktadır. Alman edebiyat eleştirmeni ve kültür tarihçisi Walter Benjamin’in Esrar Üzerine başlıklı eseri, 1927-1934 yılları arasındaki uyuşturucu deneylerinin tutanaklarını içermektedir. Bu çalışmanın amacı, yaratıcılık kavramını, afyon ve esrarın on dokuzuncu yüzyılda ve öncesinde kullanım alanlarını, fiziksel ve psikolojik etkilerini, bağımlılık kavramını açıklamak, yukarıda adı geçen üç esere ve uyuşturucu kullandığı iddia edilen yazarlara, özellikle Samuel Taylor Coleridge’e göndermeler yaparak, edebiyat, üretim, yaratıcılık ve bağımlılık ilişkisini değerlendirmektir.
  • Article
    Death in the Cyberspace: the Theme of Death in William Gibson and Bruce Sterling's Works
    (2013) Şahin, Özlem Soy
    Bu makalede 1980lerin başından sonuna kadar oldukça popular olan bilim-kurgu yazarları William Gibson ve Bruce Sterlingin siberpunk türündeki romanlarında ölüm temasının nasıl ele alındığı romanlardan örnekler verilerek tartışılmaktadır. William Gibson ve Bruce Sterling 20. yüzyılın sonunda Neuromancer, Mona Lisa Overdrive, Count Zero, The Artificial Kid, Schismatrix ve The Difference Engine gibi eserleriyle bilim-kurgu edebi türü ve bu türe kısmen karşı çıkarak gelişmiş olan Yeni Dalga akımının ikinci kuşağı olarak anılan Yeni Yeni Dalga akımına dahil yazarlardır. Eserleri siberpunk edebi akımının örnekleri olarak görülen yazarlar temel olarak bireyin geleceğin teknolojisiyle yaşadığı sorunları, mücadeleyi konu etmektedirler. Geçmişte görülen bilim-kurgu eserlerinde genellikle teknoloji toplumla iç içe ve onun hizmetindeyken, Gibson ve Sterlingin eserlerinde teknoloji, karakterlerin hem bütünleştikleri bir durum, hem de içine düştükleri olumsuz durumların temel kaynağı ve hatta problemin kendisidir. Bu nedenle Gibson ve Sterling gibi siberpunk yazarları daha çok teknolojinin getirdiği olumsuzluklar ve sorunlar üzerinde duran kişiler olarak görülmektedirler. Örneğin, Gibson Neuromancerda sinir sistemi tahrip edilerek şantaj yapılan ana karakter Casein yapay zekâlarla mücadelesini işlemektedir. Sterlingin Schismatrix isimli eserinde ise 23. yüzyılda genetik ve psikolojiyle uğraşan Shapers ve bilgisayar ve protez uzuvlarla uğraşan Mechanists olarak iki gruba ayrılan insanlar parlak bir diplomat olan Abelard Lindsayin bakış açısından anlatılmakta ve anlatım sırasında tarih defalarca yeniden şekillendirilmektedir. Benzer şekilde Mona Lisa Overdrive, ve Count Zero, The Artificial Kid, ve The Difference Enginede de bilim ve teknolojinin gelişimiyle ortaya çıkan genetik mühendislikteki gelişmeler, organ nakli ve insan vücudunun protezler vasıtasıyla makinelerle birleşimi, bilgisayar ağları ve bu ağlar aracılığıyla mümkün olan bilginin ve daha da önelisi bunun getirdiği gücün kontrolüne sahip olma, kimyasal silahlar yüzünden türlerin yok olduğu bir dünya, terörizm, hacker tabiriyle anılan bilgisayar korsanları, siber uzay, yapay zekâ, ve sibernetik (güdümbilim) gibi konular ele alınmaktadır.Onsekizinci yüzyıl sonlarında başlayıp, yirminci yüzyılın sonunda doruk noktasına ulaşan teknolojik gelişmelerin insanların algısında yaratmış olduğu değişiklikler doğum, hayat ve ölüm gibi olguların algılanış biçiminde de değişikliklere neden olmuştur. Çağlar boyunca kaderine itaat etmekten başka seçeneği olmadığını düşünen insanoğlu, teknolojinin gelişimiyle varoluş ve yokluşunu da kontrol altına alabileceği günlerin yakın olduğunu düşünmeye başlamıştır. Ancak diğer yandan, insanoğlunun geliştirdiği makinalar insanlığı tehdit eder boyuta ulaşmaya başlamış ve pek çok alanda insanların yerini makinalar almaya başlamıştır. Bu düşünceden yola çıkan Siberpunk roman yazarları insanoğlunun varoluş zincirinin merkezindeki yerini kaybettiği ve sadece somut değil aynı zamanda soyut dünyada da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı karanlık bir dünya çizmektedirler. Bu dünyada artık ölüm temasının klasik şekliyle ele alınmasının mümkün olmadığı görülmektedir. Zira, teknolojinin gelmiş olduğu nokta bu tür kavramlarda da karmaşaya yol açacak bir düzeydir. Gibson ve Sterling romanlarında insanların kendi bedenlerinden kurtulmaya çalıştıkları ve siber-uzaydaki yaşamı somut dünyadaki yaşama tercih ettikleri bir dünya çizmektedirler. Teknolojininşişedeki cin olmaktan çıkıp insanların parmak ucundan içlerine sızdıkları bu dünyada anahtar kelime kontroldür, ve ölüm de insanların kontrolü altındadır artık. Bu çalışmanın amacı bahsi geçen yazarların eserlerinde ölüm temasının işleniş biçimini örneklerle tartışmaktır.
  • Article
    Harriet Finlay-johnson’ın Drama Yaklaşımı
    (2021) Sapmaz, Cemil; Adıgüzel, Ömer
    Türkiye’de eğitimde yaratıcı drama alanı hızlıca gelişirken, dünya alanyazınına ilişkin çalışmalar ve dramadaki öncü kişilerin drama anlayışlarına yönelik araştırma ve incelemeler yeterli görünmemektedir. Bu araştırmada, eğitimde yaratıcı dramanın öncüsü kabul edilen Harriet Finlay-Johnson’ın dramaya yaklaşımı betimlenmeye çalışılmıştır. Drama alanında ilk çalışmaları yapan Harriet Finlay-Johnson’ın kendi kitabının incelenmesine dayanan bu araştırma, döküman incelemeye dayalı biyografik bir çalışmadır. Biyografik çalışma, bir bireyin yaşam hikâyesi, arşivsel dokümanlar ve kayıtlar kullanılarak tek bir birey üzerine yapılan bir çalışmadır. Bu araştırma türünde bir kişi üzerine odaklanılır, o kişinin yaşamı, öyküleri, çalışmaları, özel olayları, vb. olaylar ve durumlar araştırmanın konusunu oluşturur. Araştırmada verilerin toplanması işi, “doküman incelemesi” yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Bu araştırmadan elde edilen bulgular, araştırmaya konu olan Harriet Finlay-Johnson’ın, “yeni bir okul geleneği” oluşturmayı hedefleyerek gerek kendi dönemi gerekse günümüzde “devrimci” sayılabilecek kadar sıradışı bazı görüş ve uygulamalar ortaya koyduğunu, öte yandan günümüzdekilerle bazen benzerlik gösteren kimi görüş ve uygulamalarının, bazen de tam olarak örtüştüğünü, dolayısıyla onun bu alanda “öncü” sıfatını layıkıyla hakkettiğini göstermiştir. Sonuç olarak, onun eğitim sahnesinden (sıradışı evliliğinden dolayı) kendisine yönelik baskılar nedeniyle çekilmesinin üzerinden bir asır geçmiş olmasına karşın, Harriet Finlay-Johnson’ın görüş ve uygulamalarından bazılarının hala günümüze ışık tutmakta olduğu ve diğer bazılarının – denendiği takdirde – belki de geleceğe giden yolda da önümüzü aydınlatabileceği yargısına varılmıştır.