20 results
Search Results
Now showing 1 - 10 of 20
Review Anlaşılabilir Girdinin Muğlak Tanımı ve “edinme” Teriminin Yanıltıcı Kullanımı Üzerine Eleştirel Bir İnceleme(2020) Peker, Hilal; Özkaynak, OnurStephen Krashen, ikinci dil edinimi alanında önde gelen isimlerden biri olmuştur. Girdi Hipotezi ve Monitör Modeli en dikkat çekici eseri olarak düşünülebilir. Özellikle, dil edinimi için anlaşılabilir girdinin önemini vurgulayan temel önerisi dil yeterliliğine önemli oranda ışık tutmuştur. Krashen, dil edinen kişiye doğal dil parçaları sağlandığı sürece dillerin kolayca edinilebileceğini iddia etmiştir. Aldığı büyük beğeniye rağmen, Krashen’in fikirleri, bazı dilbilimciler tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir, çünkü Krashen’in iddiaları ikinci dil edinimi ile ilgili belli başlı bazı konuları netleştirememiştir. Bu bağlamda, bu makalenin yazarları, Girdi Hipotezi ve Monitör Modelini dil edinimi için girdinin yetersizliği, anlaşılabilir girdinin operasyonel bir tanımının bulunmaması ve edinim teriminin yanıltıcı kullanımı gibi konulara odaklanan eleştirel bir şekilde gözden geçirmektedir. Buna ek olarak, yazarlar, yukarıda belirtilen yetersizlikleri ve yanıltıcı unsurlara dikkat çekmek için iddialarını dil bilimi alanında günümüzde nadir olarak yapılmış deneysel ve bilimsel çalışmalarla desteklerken hicivli bir dili benimsemişlerdir.Article Bodies That { Don't } Matter: Feminist Cyberpunk and Transgressions of Bodily Boundaries(2011) Ertung, CeylanBilim-kurgu, esnek doğası gereği yazarların sosyal, politik ve kültürel konuları sorgulamalarına ve yarattıkları farklı dünyalar ve evrenler aracılığıyla güncel sorunları irdelemelerine ve alternatifler ortaya koymalarına olanak sağlayan bir yazın türüdür. Mary Shelley'nin 1818 yılında kaleme aldığı Frankenstein ya da Modern Prometheus adlı eseri bir çok eleştirmen tarafından ilk bilim-kurgu romanı olarak kabul edilse de, bilim-kurgu edebiyatı 1970'lere kadar erkek egemen bir tür olmuştur. Ancak 1970'lerden itibaren feminist bilim-kurgu başlıbaşma bir yazın türü olarak ortaya çıkmıştır.Bilim-kurgu edebiyatının bir alt kategorisi olan siberpunk yazını ise, 1980'lerde ortaya çıkmış bir türdür ve temel olarak insan makine eşleşmesinden doğan siborg figürü ile bedenin varolmadığı sanal âlem olguları nezdinde öznenin çözülmesi konusunu ele alır. Bu makalede eseri incelenen Pat Cadigan, 1991 yılında kaleme aldığı Synners adlıromanmda, 1990'lı yılların başlarında siberfeministlerin iddia ettiği üzere siborg figürü ve bedensiz sanal gerçeklik ortamının kadınlar için geleneksel cinsiyet farklılıklarının varolmadığı özgüı; bir ortam yaratıp yaratmadığını sorgulamaktadır. Cadigan'a göre, bu hem gerçekte varolan hem de kurgulanmış yeni teknolojiler, sabit cinsiyet kategorilerinin ötesine geçişi mümkün kılmakla beraber, toplumda varolan hiyerarşik yapı ve ikiliğe dayalı cinsiyet kategorileri hâlâ etkilerini korumaktadırlar: Hatta, Cadigan'ın eserinde de görüldüğü üzere, sanal kültür vadettiği gibi cinsiyetsiz bir alan olmaktan çok uzaktır ve gerçek ve kurgusal tezahürlerinden de anlaşılacağı gibi günümüzde varolan cinsiyet ve ırk ayrımcılığını sürdürmekte ve böylelikle eşitsizliği devam ettirmektedir.Article Death in the Cyberspace: the Theme of Death in William Gibson and Bruce Sterling's Works(2013) Şahin, Özlem SoyBu makalede 1980lerin başından sonuna kadar oldukça popular olan bilim-kurgu yazarları William Gibson ve Bruce Sterlingin siberpunk türündeki romanlarında ölüm temasının nasıl ele alındığı romanlardan örnekler verilerek tartışılmaktadır. William Gibson ve Bruce Sterling 20. yüzyılın sonunda Neuromancer, Mona Lisa Overdrive, Count Zero, The Artificial Kid, Schismatrix ve The Difference Engine gibi eserleriyle bilim-kurgu edebi türü ve bu türe kısmen karşı çıkarak gelişmiş olan Yeni Dalga akımının ikinci kuşağı olarak anılan Yeni Yeni Dalga akımına dahil yazarlardır. Eserleri siberpunk edebi akımının örnekleri olarak görülen yazarlar temel olarak bireyin geleceğin teknolojisiyle yaşadığı sorunları, mücadeleyi konu etmektedirler. Geçmişte görülen bilim-kurgu eserlerinde genellikle teknoloji toplumla iç içe ve onun hizmetindeyken, Gibson ve Sterlingin eserlerinde teknoloji, karakterlerin hem bütünleştikleri bir durum, hem de içine düştükleri olumsuz durumların temel kaynağı ve hatta problemin kendisidir. Bu nedenle Gibson ve Sterling gibi siberpunk yazarları daha çok teknolojinin getirdiği olumsuzluklar ve sorunlar üzerinde duran kişiler olarak görülmektedirler. Örneğin, Gibson Neuromancerda sinir sistemi tahrip edilerek şantaj yapılan ana karakter Casein yapay zekâlarla mücadelesini işlemektedir. Sterlingin Schismatrix isimli eserinde ise 23. yüzyılda genetik ve psikolojiyle uğraşan Shapers ve bilgisayar ve protez uzuvlarla uğraşan Mechanists olarak iki gruba ayrılan insanlar parlak bir diplomat olan Abelard Lindsayin bakış açısından anlatılmakta ve anlatım sırasında tarih defalarca yeniden şekillendirilmektedir. Benzer şekilde Mona Lisa Overdrive, ve Count Zero, The Artificial Kid, ve The Difference Enginede de bilim ve teknolojinin gelişimiyle ortaya çıkan genetik mühendislikteki gelişmeler, organ nakli ve insan vücudunun protezler vasıtasıyla makinelerle birleşimi, bilgisayar ağları ve bu ağlar aracılığıyla mümkün olan bilginin ve daha da önelisi bunun getirdiği gücün kontrolüne sahip olma, kimyasal silahlar yüzünden türlerin yok olduğu bir dünya, terörizm, hacker tabiriyle anılan bilgisayar korsanları, siber uzay, yapay zekâ, ve sibernetik (güdümbilim) gibi konular ele alınmaktadır.Onsekizinci yüzyıl sonlarında başlayıp, yirminci yüzyılın sonunda doruk noktasına ulaşan teknolojik gelişmelerin insanların algısında yaratmış olduğu değişiklikler doğum, hayat ve ölüm gibi olguların algılanış biçiminde de değişikliklere neden olmuştur. Çağlar boyunca kaderine itaat etmekten başka seçeneği olmadığını düşünen insanoğlu, teknolojinin gelişimiyle varoluş ve yokluşunu da kontrol altına alabileceği günlerin yakın olduğunu düşünmeye başlamıştır. Ancak diğer yandan, insanoğlunun geliştirdiği makinalar insanlığı tehdit eder boyuta ulaşmaya başlamış ve pek çok alanda insanların yerini makinalar almaya başlamıştır. Bu düşünceden yola çıkan Siberpunk roman yazarları insanoğlunun varoluş zincirinin merkezindeki yerini kaybettiği ve sadece somut değil aynı zamanda soyut dünyada da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı karanlık bir dünya çizmektedirler. Bu dünyada artık ölüm temasının klasik şekliyle ele alınmasının mümkün olmadığı görülmektedir. Zira, teknolojinin gelmiş olduğu nokta bu tür kavramlarda da karmaşaya yol açacak bir düzeydir. Gibson ve Sterling romanlarında insanların kendi bedenlerinden kurtulmaya çalıştıkları ve siber-uzaydaki yaşamı somut dünyadaki yaşama tercih ettikleri bir dünya çizmektedirler. Teknolojininşişedeki cin olmaktan çıkıp insanların parmak ucundan içlerine sızdıkları bu dünyada anahtar kelime kontroldür, ve ölüm de insanların kontrolü altındadır artık. Bu çalışmanın amacı bahsi geçen yazarların eserlerinde ölüm temasının işleniş biçimini örneklerle tartışmaktır.Article The Woman Question as Reflected in Charlotte Brontë’s Villette Through the Female Character Lucy Snowe(2011) Aras, Gökşen19.yüzyıl İngiltere’sinde “Kadın Sorunsalı,” kadının hem toplum içindeki yeri hem de özel hayatı açısından, bu dönem içinde özellikle kadın romancılar tarafından yazılan romanlarda yansıtılmıştır. Bu romanlardan biri de bir kadın ve kadın romancı olarak benzer sorunları yaşayan Charlotte Brontë’nin Villette adlı romanıdır. Bu roman, kadın sorunsalını, kahramanı Lucy Snowe aracılığı ile aşk ve evlilik; duygusal ve ekonomik özgürlük ve kadın- erkek ilişkileri açısından ele almaktadır.Article Posthumanizm Tartışmasının Düşündürdükleri: Haddini Bilmek ile Haddini Aşmak Arasında İnsan(2021) Gençoğlu, FundaBu makale posthümanizm tartışmalarının ancak kadim ‘insan nedir’ sorusunun geçmişten bugüne doğurmuşolduğu epistemolojik-etik-politik tartışmalarla birlikte ele alındığında bir açılım sağlayabileceğini iddiaetmekte ve bunu gösterebilmek için, siyasal düşünceler tarihinde insanın düşünülüş biçimlerine dair orijinal birkategorizasyon sunmaktadır. Bu çalışmada geliştirilen ve özgün bir katkı olması umulan kategorizasyona göre,epistemolojik-etik-politik düzlemlerde insan nedir sorusunun ele alınış biçimi ve verilen yanıtlar, ilk bakıştabüyük bir çeşitlilik/çoğulluk gösteriyor olmasına rağmen, esas itibariyle bu arayış bir sarkacın iki uçtasalınımını andırmaktadır. Bilindiği üzere, siyasal düşüncenin başlangıcı, yaygın olarak, mottoları ‘İnsan herşeyin ölçüsüdür’ olan Sofistler’e dayandırılır. Bu motto, burada bizim için bahsi geçen sarkacın hareketinebaşladığı taraf olarak ele alınmaktadır; diğer tarafta da onlardan hemen sonra gelen, siyasal düşüncede bir çığıraçtığı konusunda hemen herkesin hemfikir olduğu Sokrates ve onun ‘Kendini bil’ öğretisi bulunmaktadır. Ve,bu makalenin önermesine göre, bu sarkacın bu ikisi arasındaki salınımı o tarihten bu yana hiç durmamıştır.İkinci olarak, bu makale “insan gerçekte nedir?” sorusunun ayrılmaz biçimde özgürleşme/özgürlük sorunsalıylaiç içe olduğunu öne sürmektedir. İnsanın ‘Ben neyim’ sorusuna verdiği cevap ‘Ne yaparsam/ne olursa özgürolurum?’ sorusuna verdiği cevapla iç içedir. Söz konusu kategorizasyonun terimleriyle, insan haddinibilince/bilirse mi özgür olur, haddini aşabilince/aşabilirse mi? Üçüncü olarak, bu makale posthümanizmin buikili karşıtlık arasındaki salınıma bir dokunuş olduğunu öne sürmektedir. Posthümanizm ikili karşıtlıklar,özcülük ve keskin ayrımlar karşısında konumlandığı, buna karşılık olumsallık, devinim ve geçirgenlik gibikavramların altını çizmekte olan bir yaklaşım olarak insanı ne salt haddini aşabilmek üzerindentanımlamaktadır ne salt haddini bilmek üzerinden; aynı zamanda da posthümanizm insanı hem haddiniaşabilmek üzerinden tanımlamaktadır hem de haddini bilmek üzerinden. Bu durumda özgürlük sorunsalı birazdaha karmaşık hale gelmektedir. İnsanın özgürleşmesi ne zaman haddini bileceğine ne zaman haddini aşmayacesaret/cüret edeceğine karar verebilmesiyle ilişkilidir.Review Peter Ackroyd'un Dan Leno And The Lımehouse Golem'inde Londra Haritacılığı: Bir Katilin Zihninde Gezintiler(2018) Tekin, KuğuBu makale Peter Ackroyd'un Dan Leno and the Limehouse Golem başlıklı romanındaki şiddet olgusunu incelemektedir. Makale romandaki şiddetin kaynağı olan şehir imgesi ile baş karakter arasındaki ilişkiyi ele alır. Makaleye göre okuyucunun gerçek kimliğini ancak romanın sonunda anlayabildiği acımasız seri katili yaratan, besleyen ve bir sonraki katliam için sürekli cesaretlendirerek adeta bir canavara dönüştüren on dokuzuncu yüzyıl Viktorya Dönemi Londra'sının sosyo-ekonomik koşullarında hüküm süren ziksel ve psikolojik güçlerdir.Yaşadığı tüm zorlukları aşarak çocukluk hayallerini gerçekleştiren ve genç yaşta başarılı bir müzikhol oyuncusu olan Elizabeth Cree kanlı sanatını makrokozmik bir tiyatro sahnesi olarak betimlenen Londra'da izleyicilerin beğenisine sunmaktadır.Katilin kurbanları arasında etnik köken, sınıf, cinsiyet ve yaş ayrımı yapmaması, okuyucunun katilin motivasyonunu anlamlandırarak mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi kurmasına engel olur. Postmodern anlatım teknikleri kullanılarak oluşturulan olay örgüsü yazarın hem dedektif romanı geleneğine meydan okuyarak türü yeniden kurgulamasını hem de okuyucunun önyargı ve varsayıma dayanan suç kavramı ve suçlu psikolojisi ile ilgili yerleşik algılarını yeniden sorgulamasını sağlar. Sonuç olarak makale bir Viktorya Dönemi metropolü olan Londra sakinlerine eşit sosyo-ekonomik, sanatsal fırsatlar sağlayabiliyor mu? Yoksa şehir yoksul, zayıf, yoksun sakinlerini, özellikle kadınları, bir canavar gibi çiğnemeden yutup posalarını tükürüyor mu?Londra'nın özgün tarihçesi ve kimliğini seri katilin yaşam öyküsü ve kimliği ile örtüştürmek olası mıdır? Etimoljik açıdan isminin kökeni “şiddet” kelimesine dayanan bir şehir olan Londra, alt sınıftan, nefret duyguları ile büyütülmüş bir karakterin zihinsel haritasına dönüştüğünde ne olur? gibi sorulara cevap aramaktadır.Article Orhan Pamuk’s İstabul Carved in His Memory as a Source of Melancholy(Cyprus International University, 2018) Tekin, KuğuBu makale Orhan Pamuk’un İstanbul Hatıralar ve Şehir başlıklı romanındaki melankolik İstanbul imgesinin yazarın hafızasındaki yansımalarını incelemiştir. Yazara göre İstanbul’dan başka çok az şehir bu imgenin yaratığı derin melankoli duygusuna aynı ölçüde eşlik eden mutluluğa sahiptir. Makale romandaki melankoli yüklü İstanbul imgesini yaratırken yazara ilham veren kaynakları araştırmıştır. Görülüyor ki yazarın romanda da minnettarlığını sıkça ifade ettiği başlıca dört yazar Pamuk’un hafızasında yer eden İstanbul hatıralarını biçimlendirmiştir. Bu yazarlardan ilk ikisi Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar’dır ve her ikisi de Fransız yazarlar Gerard de Nerval ve Theophile Gautier’in İstanbul izlenimlerinden etkilenmişlerdir. Özellikle Gautier’in Constantinople başlıklı gezi yazıları Yahya Kemal ve Tanpınar’ı derinden etkilemiş ve bu yazarların İstanbullular için farklı ve yerli bir İstanbul imgesi yaratmalarını sağlamıştır. Bu şehir imgesini farklı ve özgün kılan, güzel olanla, biçimsiz, sefil ve acınası olanın bir araya gelerek oluşturduğu melankoli duygusunun, çökmüş bir imparatorluğun kalıntıları üzerinde yükselerek şehre hâkim olmasıdır. Romanda esinlendiği yazarların adımlarını takip eden Pamuk bir yandan da yirminci yüzyıl İstanbul’unda meydana gelen kültürel, sosyal, siyasi ve çevresel değişimlerle iç içe geçen kendi çocukluk ve ilk gençlik dönemlerini hikâye etmiştir. Makalenin kuramsal çerçevesini Freud, Kristeva ve Peter Schwenger gibi yazarların görüşleri oluşturmuştur.Article Shakespeare’s Mastery of Plot and Comedy in Much Ado About Nothing(2021) İzmir, SibelIt is a well-known fact that WilliamShakespeare, just like many of hiscontemporaries, was influenced by earlierliterary and non-literary sources while he waswriting his plays. However, Shakespeare didnot remain true to the sources by which hewas inspired neither in terms of content norform. Much Ado About Nothing, which hewrote by making use of the features of NewComedy genre that had emerged in theAncient Greece, is undoubtedly an indicativeof his mastery of plot and comedy. Theplaywright, while utilizing the genre of NewComedy, brought novelties to the playshowing his genius and he knitted, so tospeak, the plot structure in a conscientiousmanner. This study aims to analyse themastery of Shakespeare in creating the plotstructure and comedy, to show the features ofthe New Comedy he made use of and toinvestigate the elements which are purelyShakespearean in Much Ado About Nothing.Article Orhan Pamuk'un İstanbul: Hatıralar ve Şehir'i Alt Metinler Açısından Bir İnceleme(2008) Menteşe, Batum-Review İŞBİRLİKÇİ BASKI ATÖLYELERİNİN KÜRATORYAL PRATİKLERİ(Anadolu Univ, 2023) Gündoğdu, Doğuİşbirlikçi baskı atölyeleri, sanatçıların yüksek kurulum ve işletme maliyetleri olan baskı atölyelerine erişim imkânı bulmalarına ve gerekirse bir usta baskıcı eşliğinde çağdaş baskı üretmelerine olanak veren önemli kurumlardır. Özellikle Avrupa’da pek çok özel işbirlikçi baskı atölyesi bulunmaktadır. Özel işbirlikçi baskı atölyelerinin tercih ettiği çalışma modellerinden biri de yayımcılıktır. Yayımcılık modeli ile çalışan atölyeler genellikle davet ettiği sanatçılarla işbirliği içerisinde ürettiği baskıları satarak kazanç elde etmektedir. Özel işbirlikçi baskı atölyelerinin sürdürülebilir satışlar yapabilmesi ve narin yapıda olan kâğıt işlerin çevresel faktörlerden doğru şekilde korunarak, iyi bir koleksiyon oluşturulabilmesi için özel küratoryal çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Baskıların sanatçı tarafından numaralandırılarak imzalanması, baskılara atölye damgasının basılması, üretilen baskıların sertifikalarının hazırlanması, baskıların sistematik bir biçimde arşivlenmesi, baskıların sağlıklı bir biçimde çevresel faktörlerden korunması, baskıların gerekli durumlarda doğru şekilde paketlenerek nakledilmesi, baskıların çerçevelenmesi, sunum ve sergilerin organize edilmesi gibi faaliyetler özel işbirlikçi baskı atölyelerinin ihtiyaç duyduğu temel küratoryal pratikleri oluşturur. Bu makalede özel işbirlikçi baskı atölyelerinin ihtiyaç duyabileceği temel küratoryal pratikler alanyazın taraması yapılarak tanımlanmış ve bu pratikler Ankara’daki Türkiye'nin güncel tek özel işbirlikçi litografi atölyesi olan Dou Print Studio’daki deneyimlere ve gözlemlere dayalı olarak incelenmiştir. Bu çalışma ile Türkiye’deki baskı resim kültürüne katkı sağlayacak ve Türkiye’deki baskı atölyelerini, sanat galerilerini ve baskı koleksiyonerlerini baskıların etik standartları hakkında bilgilendirecek ve baskıların korunmasına yönelik bilinçlendirecek bir kaynak oluşturmak amaçlanmıştır.

